18 Mart 2013 Pazartesi

Mektuplardan bana kalan...

          Bazı anları anlatamaz insan, insanlığına acır ve susar. Ne kadar insansan o kadar ezilirsin ama kafan da bir o kadar rahattır yastığa koyduğunda. Açıklayamadığın birçok şeyin olur hayatta, açıklamamayı tercih ettiğin hatta. Ne Anlatsan ne iyi, ne kötü olursun. Kendi haline bırakılmış bir salın vardır belki de kalbinin denizlerinde. Derin dehlizlerin, sığ suların, çamurlu ayakkabıların vardır ve  karşılıklı konuşabildiğin sadece tek bir insanın. Sessizce, sabahın ilk saatlerinde, her haftanın aynı gününde gelen mesajları olur bazılarının. Hani eski zaman mektupları gibi. Bütün hafta o günü beklersin dört gözle. Ve art arda gelir birikirler sandık köşelerinde. Önce oğlan sonra kız yazar dururlar biriktirdiklerini renksiz, ucu kırık kalemlerle.

-Gece, melankoli, derin sızı, hapsolmak, yıkıntı, bulanıklık, acı, kalp, kelebek, koza, gözyaşı, doğum, ölüm, keman... Yaşamın tüm tellerinin aynı anda ruhuma seslendiği bir gecenin katran karası rengini yitirdiği anlarda, sabahın puslu keyiflerine sığındım. Ve ansızın yaşamanın vazgeçilmez bir alışkanlık olduğunu hatırlatan ilk aydınlık, yeni güne sunduğu kocaman renkleriyle gözümü aldı. 

- Gözlerini çevir ışığa ve bırak sızsın renkler kalbine. Bir masalmış gibi dinle çok bilmişlerin kendilerine bile yetmeyen akıllarını ve vazgeçip gidenlere inat, yaşamak kadar güzel bir alışkanlığın olduğu için tebrik et kendini. Çomak sokup durma, bırak kendi haline bu deliler gezegenini.

- Yaşayan insanlardan adına hikaye dedikleri binlercesini dinledin. Kaçına kendi içinden baktın? Çok defa dinledik, okuduk, hissettik ve döndük yine kendi kefenimize! İçinde yürüdüğümüz, içinde var olduğumuz sadece bir tane hikayemiz olacak, olabilecek, nefes "yeter artık" diyene dek. Bir başka sefere yine beklerim diyemeyeceğimiz kadar emanetiz bedenlerin içinden bakan ruhlara. Tıpkı içine hapsolduğumuz ruhlarımız gibi,  bakıp da " bu benim olsun" bile diyemediğimiz bedenlerimiz var. Bizim onlar! Önümüz sıra çaresizlik,  adımlarını atarken, bizse çaresizlikten daha çaresizce "nereye gidiyorsun be sen!" diyemeyecek kadar korkağız. 

-Kulağından giren her sözcüğü kalbinde sakladığında, kalbinin yükü biraz daha ağırlaşır ve hikayeler artık duyulmaz olur, kulağın sağırlaşır. Ruhunun bedenine, bedeninin kalbine, kalbinin beynine hükmedemediği, çaresiz ve bir o kadar da zavallı hikayelerin içindeysen, dön sırtını ve önünden yürüyenleri bırak arkanda. Bırak biraz da hayat baksın senin arkandan. Çünkü hayat bir kez ve her nefes aslında son nefes. Ne bir adım sonranı biliyorsun, ne de garantisi var bir nefes fazlasının. Sınırsız değil hiçbir yaşam ve sonsuz değil hiçbir duygu, çaresizlik de kader değil zaten. Ama işte istemez bazen insan zincirlerini kırıp çare aramayı ve her şeye yeniden başlamayı. Öyle hissettiğin anların birindesin belki de, hem de sabahın kör bir saatinde. Saatin tiktakları eşliğinde, bakıyorsun bir aynaya, bir kendine. Yabancısın işte kendine, kabul etmelisin bence. Taa içeride, en derinde, bir başka "sen" var senden beslenen, anla işte! Senden etkilenen, senden beslenen, bambaşka bir sen! Ruhuna hapsettiğin o "sen"in bugün de dünkü kadar ihtiyacı var sana. Haydi şimdi ruhunu bağışla ve sıkıca sarıl uykuna.

- Yalan gecelerle cenk ederken ruhum, yine yeniden gerçekliğini bulamadan, hayatın en acı en körpe yerlerinde savrulmak var serde. Ölümün her daim şad olan, en eski, en vahşi yaratıklara bürünen yüzünde, gel de yokoluşun buz gibi teninde doğan sessizliğin dışında, o sessizliği ifade edebilecek başka bir insan sesi bul. 

- Gel de ruhumu en acı, en yüksek çığlıkların arasında duy duyabilirsen. Duy da anlama, anlasan da sorma neden bu ruh böyle yorgun, böyle hissiz ve böyle sessiz diye. Annesini kaybetmiş minik bir kedi yavrusu gibi bir süre acı acı ağlamış, bağırmış, yalvarmış ama sonra hayatın tekmesini, sillesini yiye yiye güçlenip mahallenin acar kedisi olmuş bir ruh bu benimkisi. Ölse ölemiyor, kalsa yeri dar, gitse hali yok. Ne yana baksa yalnızlık, hüzün, hüsran. Bakmıyor artık, sonsuzluğun içinde lâmekan yaşıyor, yaşlanıyor. Artık ne soruyor, ne dinliyor. Sade ve sadece geçiyor buralardan ağır, sessiz ve sinsice.

Hepsi yarım, hepsi düşük bir yığın cümleden hangisi en güçlü, hangisi en derin bilmem! Bilemem üst üste dizilen nice amaçsız cümlemin kime ve neye seslendiğini. Hayat da zaten buruşuk bir kağıttan arda kalan. Gölgesi bile ağır bu çaresiz sessizliğin. Tüm öfke ve ızdıraplarım çekilsin, gitsin! Altın bir sükutta özgürce yalnızlığımla sevişeceğim...