“Annem
bana dedi ki, “Eğer asker olursan, bir general olacaksın. Eğer papaz olmayı
seçersen Papa olacaksın. Bense ressam olmayı yeğledim, Picasso oldum.”
Gelin
sizinle kısa bir yolculuğa çıkalım. Yolculuğumuz Montmartre’ın uzun
merdivenlerinden başlasın. Ağır ağır çıkalım bu merdivenlerden ve her yanı
tarih, estetik ve sanat kokan sokaklarda gezerken şairler, yazarlar ve
ressamlardan kalan anılara şöyle bir göz atalım. Bakalım bu kez aklımıza hangi
ressam düşecek.
Ünlü
Fransız filmi Amélie’nin çekildiği manavın önünden geçip Sacré-Cœur Bazilikası’na doğru arnavut
kaldırımlı taş sokaklarda ilerliyoruz. Her yanımız sarı, turuncu, kahverengi
yapraklarla süslenmiş. Paris’in o metropolit ve keşmekeş yaşantısından
uzaklaşıp Sacré-Cœur’e adım adım yaklaşıyoruz. Etrafımızda sayısız sanat
atölyesi, kafe ve hediyelik eşya dükkânı var fakat aradığımız şey henüz
karşımıza çıkmadı. Tam olarak kimi ve neyi aradığımızı bilmesek de onun bizi
çağıracağından emin bir şekilde tepeye doğru tırmanışımıza devam ediyoruz.
Bazilikanın bulunduğu meydana ulaşmamıza çok az kala tarihi binalarda konuşlanmış
pembe otellerle çevrili küçük bir parkın köşesinden “Le Bateau Lavoir” bize göz
kırpıyor. Çamaşır teknesi (Le Bateau Lavoir) yeni dinmiş yağmurdan kalan toz ve
sularla cilalanmış kaldırımın kenarında mütevazı güzelliğiyle aklımıza
Picasso’yu getiriyor çünkü burası Picasso’nun birçok başka ressamla birlikte
çalıştığı ve aralarında Leo Stein’ın da bulunduğu eleştirmen, yazar ve
sanatçıların onu ziyarete geldiği ünlü atölye. İşte aradığımız tam olarak bu. Böylece,
tarihe adını altın harflerle yazdırmış, kübizm akımının öncüsü ünlü ressam bu
ay hayatının derinliklerine ineceğimiz isim oluyor.
Tam
adı oldukça uzun ressamımızın; Pablo Diego José Francisco de Paula Juan
Nepomuceno María de los Remedios Cipriano de la Santísima Trinidad Ruiz y
Picasso. Bu uzun ismin yerine kendisini sadece Pablo Picasso olarak tanıdığımız
sanatçı, orta karar bir ressam olan Don Jose Ruiz Blasco ile sonraları oğlu
Pablo’ya soyadını verecek olan Dona Maria Picasso’nun ilk çocuğu olarak 25 Ekim
1881 yılında İspanya Malaga’da dünyaya gelir. Babası, geçmişi 1541 yılına kadar
uzanan sanata düşkün bir aileden gelmektedir. Ressam, resim yeteneğini baba
tarafından alırken, fiziksel özelliklerini ise annesinden alır ve annesinin
ailesinde de en az iki ressam vardır. Bu bilgiler ışığında ressamın yeteneğinin
genlerden geldiğini açıkça görmek mümkün.
Picasso,
ebesi çocuğun ölü doğduğunu düşünerek onu bir kenara bırakıp anneyle
ilgilenirken kendisi de doktor olan amcası Don Salvador’un müdahalesiyle son
anda ölümden dönerek hayata başlar. Hatta bir rivayete göre onu hayata döndüren
şey suratına üflenen puro dumanıdır. Ancak kız kardeşi Concepcion onun kadar
şanslı olamaz ve 1894 yılında difteri sebebiyle hayatını kaybeder. Bu olay
Picasso’nun yaşam ve sanat üzerine fikirlerini önemli ölçüde etkileyecektir.
Picasso
yaşamının ilk on yılını doğduğu yer olan Malaga’da geçirdikten sonra, müze
müdürlüğü yapan babasının İspanya’nın kuzeyinde başka bir işe başlayacak olması
sebebiyle ailesiyle birlikte buradan taşınır. Ünlü ressam, okul yıllarından
itibaren bulduğu her kâğıt parçasına ve defterlerinin boş köşelerine çizimler
yapar, hatta matematik dersinde gördüğü sayıların da işlevinden çok
biçimleriyle ilgilenir. İlk başlarda babasını örnek alarak resim yapan Pablo,
13 yaşına geldiğinde kendi çizgisini çoktan oluşturmuş ve bunu da bir gün babasının
yaptığı bir resimdeki güvercinlerin ayaklarını tamamlayarak göstermiştir.
Babası o günden sonra bir daha hiç resim yapmamaya karar vererek tüm resim gereçlerini
oğluna devreder. Bu olay belki de Picasso’nun kariyeri için en önemli adım
olur. Babasının verdiği cesaretle Barselona’daki Llotja Sanat Enstitüsü’nün sınavlarına
giren ressam, burada da benzer bir başarı gösterir. Henüz 14 yaşında olan ve o
zamana kadar doğru düzgün bir okul yaşamı olmayan Picasso’nun tanınmış bir
okula kabul edilmesi hayatının dönüm noktası olur. Kendisine verilen bir aylık
bir ödevi bir günde bitirmesi ve okulda gösterdiği üstün başarı, onun, çıraklık
döneminin sona ermesinden önce Barselona’nın ünlü ressamları arasına girmesini
sağlar. İlk büyük boyutlu yağlı boya tablosu da bu dönemde sergilenir.
1897
yılında Picasso Madrid’deki yeni atölyesine taşınır ve burada usta ressamların
eserlerini kopya ederek, daha sonra kendi yapacağı özgün eserlerine bir kaynak
oluşturur. Gelecekte aynı konuları tekrar tekrar işleyecektir.
“Rafael
gibi resim yapmak dört yılımı aldı, bir çocuk gibi resim yapmaksa bütün
ömrümü.”
Aynı
yılın Haziran ayında kızıl hastalığına yakalanarak tedavi için Barselona’ya
döner. Genç yaşta geçirdiği bu hastalık sonrası Picasso, resimlerine yeni bir
anlayış getirir. Bu yeni anlayış İspanyol resmindeki yeni gelişmelere daha açık
bir gözle bakan önemli ressamlarla onu bir araya getirmiştir. Kısa zamanda bu
ressamların saygısını kazanır.
Picasso
sene 1900 olduğunda henüz on dokuz yaşındayken ilk kişisel sergisini Paris’teki
Galeri Volland’da açar. Galerinin sahibi onun eserlerine büyük ilgi göstererek
ona bir teklifte bulunur. Bu teklifi kabul eden Picasso, buraya belli
aralıklarla vereceği resimlerden alacağı parayla parasal sıkıntılarını da büyük
ölçüde çözecektir. Bir dönem ailesinin yanına İspanya’ya dönse de onların
taşralı zihniyeti karşısında hayal kırıklığı yaşayarak yeniden Paris’e gider.
Artık onun için dönemin yenilikçi sanatçılarının yaşadığı yer olan
Montmartre’da refah içinde geçireceği yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönemde
ressam kopya eserler yapmaya devam eder ancak yakın bir zaman sonra 1901 – 1903
yılları arasında kendi özgün tarzını yaratmaya başlamıştır. Bu ilk dönem
resimlerinde ağırlıklı olarak sıradan insanları ve özellikle de sirk yaşamını
konu edinir. Sirk yaşamının içindeki gizli hüznü yansıttığı eserleri “Mavi
Dönem” resimleri olarak bilinir. Bu dönemde yalnızca sirk yaşamını ve
palyaçoları değil, yaşlılık, yoksulluk ve ölüm konularını da işler ve tüm
eserlerine hüzün ve melankoli duygusu egemen olur. Bu döneme bu adın
verilmesinin sebebi ise etkileyici bir şekilde tüm eserlerinde neredeyse tek
renk olarak mavi ve tonlarını kullanmış olmasıdır. Bu renk aynı zamanda
ressamın, çocukluğundan bu yana en sevdiği renktir. Mavi Dönem’den en tanınmış
eserleri ise Dama en Eden Concert (1903), La Vida (1903), Las dos hermanas
(1904) olmuştur. Picasso Mavi Dönem’de resmin dışında heykel alanında da önemli
eserler vermiş ve Rodin’in yapıtlarından esinlenerek yaptığı plastik
çalışmalarla da adından söz ettirmiştir. Bu alanda en öne çıkan yapıtı ise “La
Vie-Hayat”adlı çalışmadır. (1903)
1904
yılında Picasso, kendisine Fransızcayı öğreten gazeteci şair Max Jacob’la
tanışır ve birlikte yaşamaya başlarlar. Aynı dönemde ilerleyen yıllarda
evleneceği Fernande Olivier ile de tanışır. Bu dönem Picasso için aynı zamanda “Pembe
Dönem” olarak adlandırılacak yeni sanat sürecinin de başlangıcıdır. Bu dönemde
kullandığı pembe renkle resmin ruhunu ortaya çıkarmış ve renkten çok çizgi ve
desen kullanmaya başlamıştır. Pembe dönemin konuları “Mavi Dönem”le aynı
olmasına karşın, resimler daha yalın biz çizgidedir. Ayrıca bu kez kullanılan
tek renk pembe değildir. Pembeyi bir kompozisyon yaratma amacıyla gri ve
kahverenginin tonlarıyla harmanlayarak daha estetik bir tarz yaratır. Bu dönem
resimlerinde göze çarpan figürler cambaz ve soytarılar olsa da eserlerinde “Mavi
Dönem”de olduğundan daha az hüzün ve melankoliye rastlanır. Bu döneme ait en
önemli eserlerinden biri “Family of Saltimbaques”tır. “Harlequin Family, Woman
with Loaves” ve “Lady with a Fan” gibi eserleri de bu dönemin dikkat çeken diğer
çalışmalarından yalnızca birkaç tanesidir.
Picasso
bundan sonraki süreçte, eserlerinde daha klasik bir havaya bürünür ve yavaş
yavaş kübizm yolculuğuna başlar. Geometrik şekillerle konunun aynı anda birkaç
değişik açıdan sunulmasıyla ortaya çıkan bu akımın isim anası bir sanat
eleştirmeni olan Louis Vauxcelles’dir. Eleştirmenin, George Braque’ın bir
tablosuna “küçük küpler” yorumunu yapmasıyla “kübizm” adı aynı tarz eserler
için kullanılmaya başlanır ve Picasso’nun da aynı tarihlerde George Braque’ınkine
çok benzeyen bir resim yapmasıyla bu dönem sanat tarihindeki yerini alır. Picasso
ve Braque da bu dönemin öncüsü kabul edilirler. Picasso ile Braque, kübizm
çerçevesinde yaptıkları eserlerde biçimleri tuvalin üzerine kademeli bir
şekilde sıralayıp üst üste yerleştirerek gerçeği olduğu gibi göstermeyi
amaçlarlar. Bu eserlerde en göze çarpan özellik ise resimleri sanki çevresinde
dolaşıyormuşuz gibi birkaç farklı açıdan aynı anda görebiliyor olmamızdır. Cepheden,
yandan, üstten ya da alttan baktığınızda nesneler aynı imge üzerinde görülürler.
Aynı şekilde, bu resimlerde ressamlar bir yüzü hem yandan, hem de iki gözü
görülecek biçimde resmederler.
Picasso
kübist resimlerini tamamlayana dek, yaptığı eserlerini yalnızca yakın
dostlarına gösterir ve bu sanat anlayışına ait sergilediği ilk resim 1907
yılında tamamladığı Avignonlu Kızlar adlı tablosu olur. Kübist dönemde
Braque’la aynı akım üzerine resmettikleri çalışmaların birbirine çok benzemesi,
iki ressamın eserlerini birbirinden ayırmayı zorlaştırır.
Kübist
akım Picasso ve Braque’ın bu akımı yeni bir boyuta taşımasıyla 1910 yılında
“Analitik Kübizm” olarak anılmaya başlanır. Analitik Kübizm anlayışı; şeklin
zihinde parçalanması ve objeden yola çıkarak soyuta varmak düşüncesinden
hareketle ortaya çıkar. Sanatçı bir bütünde nereyi vurgulamak istiyorsa orayı
önce parçalar, sonra o parçaları birleştirerek geometrik şekiller yoluyla
ortaya yeni ve soyut başka bir şekil çıkarır. Bu eserlerde önemli olan
kompozisyon dengesidir. “The Guitar Player, Portrait of Ambroise Vollard,
Accordionist” ve “Aficionado” adlı çalışmalar “Analitik Dönem”in en önemli
eserleri arasında yer alırlar. Bu dönemi “Sentetik Kübizm” takip eder. Gerçek
dünyanın tuvale en uç şekilde aktarılması amacının güdüldüğü bu akım Picasso ve
Braque önderliğinde Birinci Dünya Savaşı dönemine dek sürer. İki ressam bu
dönemde yollarını ayırır.
Picasso,
Birinci Dünya Savaşı sırasında klasik çizgisine geri dönerek savaş terörünü
resmetmeye başlar ve Roma’da Jean Cocteau ile kalmaya başlayarak bir yandan
Roma’yı ziyarete gelen bir Rus Bale topluluğunun sahne tasarımlarında dekoratör
olarak çalışmaya başlar. Picasso, bu toplulukta tanıştığı Rus Balerin Olga Khokhlova
ile evlilikle sonuçlanan bir ilişkiye başlar ve çift 1918 yılında Paris’e
yerleşir. Bu evlilikten Picasso’nun ilk ve tek resmi evladı, Paul doğar. Eşi ve
oğlunun birçok portresini yapan ressam, yavaş yavaş sürrealizm akımından
etkilenmeye başlamıştır. Hiçbir zaman kendini bu akımın bir parçası ya da
takipçisi olarak görmemiş olsa da bu alanda yaptığı eserler dönemin en iyileri
arasında yerini alır. Artık Yunan Mitolojisinin yarı insan yarı boğa
yaratıkları, eserlerinde boy göstermeye başlar. Bu dönem, mitolojinin etkisinde
kalarak şu sözleri söylediği bir dönemdir:
“Herkes
resimleri anlamaya çalışır. Neden kuşların cıvıltısını anlamaya çalışmazlar?
Neden bir geceyi, bir çiçeği, kendilerini kuşatan her şeyi, hiç anlamaya
çalışmadan severler? Oysa konu bir resim olduğunda anlamak isterler.”
On
beş yıldan fazla süren bu ilişki süresince Picasso’nun yaşam tarzı oldukça değişir.
Elit ve varlıklı bir çevreyle bir araya gelerek ev partileri düzenlemeye, gece
hayatında fazlasıyla zaman geçirmeye, evini ve eşini ihmal etmeye ve hatta
zaman zaman eşini aldatmaya bile başlar ve haliyle de evliliğinde ilk önemli çatlaklar
oluşur. Bir süre sonra da bu evlilik bir aldatma skandalıyla sona erer. Bu
noktada Picasso’nun aşk hayatıyla ilgili bir parantez açalım dilerseniz. Picasso,
eserlerinin yanı sıra yaptığı evlilikler ve yaşadığı sayısız ilişkiyle de adından
çokça söz ettirmiş bir sanatçıdır. Çok evlenmiş, çok âşık olmuş, çok aldatmış
cümleleriyle onun aşk hayatını özetlemek son derece mümkün. Bu nedenle hayat
hikâyesinde sayısız kadın isminin geçmesi de oldukça doğal.
Eşinden
Marie-Therese adlı kadına âşık olduğu ve artık evlilikleri dayanılmaz bir
noktaya geldiği bir dönemde, sevgilisinin hamile kaldığını öğrendiği için
ayrılmak isteyen sanatçı, uzun yıllar süren bu ilişkisinde sevgilisinin sayısız
resmini yapar. Bu aşktan Maya isminde bir de kız çocuğu olur ancak evliliği
hala sürmekte ve Olga kendisinden ayrılmak istememektedir. Sinirleri bozuk olan
sanatçı bu dönemi bir mektubunda “Hayatımın en kötü dönemiydi” sözleriyle
özetler ve resim yapmak için dikkatini toplayamadığından bu dönemde şiirler yazmaya
başlar.
Hayatı
boyunca savaşa karşı olan fakat hep savaşla iç içe bir yaşam süren sanatçı, 27
Nisan 1937 yılında Almanların Guernica kasabasını bombalaması olayından çok
etkilenerek “Guernica” adlı bir eser yapmaya başlar ancak ressam bu resmi tamamlayamadan
Alman komutan tarafından atölyesinde basılır. Burada yaşanan diyalog tarihe
geçer:
- Komutan: Bu resmi sen mi yaptın?
- Picasso: Hayır, siz yaptınız.
Savaşa
dair en acı tecrübesi ise yakın arkadaşı Max Jacob’un 1944 yılında Almanlar
tarafından götürüldüğü toplama kampında öldürülmesi olayıdır. 1945 yılı ise aşk
hayatındaki en önemli kadınlardan biri olan kendisinden kırk yaş küçük Fransız
ressam ve yazar Françoise Gilot ile tanıştığı tarihtir. Sekiz yıl gibi kısa
ancak iki çocuk sahibi olacak kadar yüksek tutkulu bu ilişki de diğerleri gibi bir
gün biter.
Hayatının
son yıllarını Fransa’nın güneyindeki villasında geçiren Picasso, nefes aldığı
son güne kadar üretmeye devam eder. Yirmi binden fazla tablo, basım, çizim,
heykel ve seramik esere imzasını atan sanatçı 8 Nisan 1973 günü her anını dolu
dolu yaşadığı hayatına doksan iki yaşında veda eder. Michelangelo’nun bile
yaşarken kendi şöhretini göremediği bir dünyada, henüz hayattayken sanatının
meyvelerini yeme şansını yakalamış tek büyük ressam olarak da tarihe geçer.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder