23 Mart 2016 Çarşamba

ÇAMAŞIR TEKNESİ (LE BATEAU LAVOIR)


“Annem bana dedi ki, “Eğer asker olursan, bir general olacaksın. Eğer papaz olmayı seçersen Papa olacaksın. Bense ressam olmayı yeğledim, Picasso oldum.”

Gelin sizinle kısa bir yolculuğa çıkalım. Yolculuğumuz Montmartre’ın uzun merdivenlerinden başlasın. Ağır ağır çıkalım bu merdivenlerden ve her yanı tarih, estetik ve sanat kokan sokaklarda gezerken şairler, yazarlar ve ressamlardan kalan anılara şöyle bir göz atalım. Bakalım bu kez aklımıza hangi ressam düşecek.

Ünlü Fransız filmi Amélie’nin çekildiği manavın önünden geçip  Sacré-Cœur Bazilikası’na doğru arnavut kaldırımlı taş sokaklarda ilerliyoruz. Her yanımız sarı, turuncu, kahverengi yapraklarla süslenmiş. Paris’in o metropolit ve keşmekeş yaşantısından uzaklaşıp Sacré-Cœur’e adım adım yaklaşıyoruz. Etrafımızda sayısız sanat atölyesi, kafe ve hediyelik eşya dükkânı var fakat aradığımız şey henüz karşımıza çıkmadı. Tam olarak kimi ve neyi aradığımızı bilmesek de onun bizi çağıracağından emin bir şekilde tepeye doğru tırmanışımıza devam ediyoruz. Bazilikanın bulunduğu meydana ulaşmamıza çok az kala tarihi binalarda konuşlanmış pembe otellerle çevrili küçük bir parkın köşesinden “Le Bateau Lavoir” bize göz kırpıyor. Çamaşır teknesi (Le Bateau Lavoir) yeni dinmiş yağmurdan kalan toz ve sularla cilalanmış kaldırımın kenarında mütevazı güzelliğiyle aklımıza Picasso’yu getiriyor çünkü burası Picasso’nun birçok başka ressamla birlikte çalıştığı ve aralarında Leo Stein’ın da bulunduğu eleştirmen, yazar ve sanatçıların onu ziyarete geldiği ünlü atölye. İşte aradığımız tam olarak bu. Böylece, tarihe adını altın harflerle yazdırmış, kübizm akımının öncüsü ünlü ressam bu ay hayatının derinliklerine ineceğimiz isim oluyor.

Tam adı oldukça uzun ressamımızın; Pablo Diego José Francisco de Paula Juan Nepomuceno María de los Remedios Cipriano de la Santísima Trinidad Ruiz y Picasso. Bu uzun ismin yerine kendisini sadece Pablo Picasso olarak tanıdığımız sanatçı, orta karar bir ressam olan Don Jose Ruiz Blasco ile sonraları oğlu Pablo’ya soyadını verecek olan Dona Maria Picasso’nun ilk çocuğu olarak 25 Ekim 1881 yılında İspanya Malaga’da dünyaya gelir. Babası, geçmişi 1541 yılına kadar uzanan sanata düşkün bir aileden gelmektedir. Ressam, resim yeteneğini baba tarafından alırken, fiziksel özelliklerini ise annesinden alır ve annesinin ailesinde de en az iki ressam vardır. Bu bilgiler ışığında ressamın yeteneğinin genlerden geldiğini açıkça görmek mümkün.

Picasso, ebesi çocuğun ölü doğduğunu düşünerek onu bir kenara bırakıp anneyle ilgilenirken kendisi de doktor olan amcası Don Salvador’un müdahalesiyle son anda ölümden dönerek hayata başlar. Hatta bir rivayete göre onu hayata döndüren şey suratına üflenen puro dumanıdır. Ancak kız kardeşi Concepcion onun kadar şanslı olamaz ve 1894 yılında difteri sebebiyle hayatını kaybeder. Bu olay Picasso’nun yaşam ve sanat üzerine fikirlerini önemli ölçüde etkileyecektir.


Picasso yaşamının ilk on yılını doğduğu yer olan Malaga’da geçirdikten sonra, müze müdürlüğü yapan babasının İspanya’nın kuzeyinde başka bir işe başlayacak olması sebebiyle ailesiyle birlikte buradan taşınır. Ünlü ressam, okul yıllarından itibaren bulduğu her kâğıt parçasına ve defterlerinin boş köşelerine çizimler yapar, hatta matematik dersinde gördüğü sayıların da işlevinden çok biçimleriyle ilgilenir. İlk başlarda babasını örnek alarak resim yapan Pablo, 13 yaşına geldiğinde kendi çizgisini çoktan oluşturmuş ve bunu da bir gün babasının yaptığı bir resimdeki güvercinlerin ayaklarını tamamlayarak göstermiştir. Babası o günden sonra bir daha hiç resim yapmamaya karar vererek tüm resim gereçlerini oğluna devreder. Bu olay belki de Picasso’nun kariyeri için en önemli adım olur. Babasının verdiği cesaretle Barselona’daki Llotja Sanat Enstitüsü’nün sınavlarına giren ressam, burada da benzer bir başarı gösterir. Henüz 14 yaşında olan ve o zamana kadar doğru düzgün bir okul yaşamı olmayan Picasso’nun tanınmış bir okula kabul edilmesi hayatının dönüm noktası olur. Kendisine verilen bir aylık bir ödevi bir günde bitirmesi ve okulda gösterdiği üstün başarı, onun, çıraklık döneminin sona ermesinden önce Barselona’nın ünlü ressamları arasına girmesini sağlar. İlk büyük boyutlu yağlı boya tablosu da bu dönemde sergilenir.

1897 yılında Picasso Madrid’deki yeni atölyesine taşınır ve burada usta ressamların eserlerini kopya ederek, daha sonra kendi yapacağı özgün eserlerine bir kaynak oluşturur. Gelecekte aynı konuları tekrar tekrar işleyecektir.

“Rafael gibi resim yapmak dört yılımı aldı, bir çocuk gibi resim yapmaksa bütün ömrümü.”

Aynı yılın Haziran ayında kızıl hastalığına yakalanarak tedavi için Barselona’ya döner. Genç yaşta geçirdiği bu hastalık sonrası Picasso, resimlerine yeni bir anlayış getirir. Bu yeni anlayış İspanyol resmindeki yeni gelişmelere daha açık bir gözle bakan önemli ressamlarla onu bir araya getirmiştir. Kısa zamanda bu ressamların saygısını kazanır.

Picasso sene 1900 olduğunda henüz on dokuz yaşındayken ilk kişisel sergisini Paris’teki Galeri Volland’da açar. Galerinin sahibi onun eserlerine büyük ilgi göstererek ona bir teklifte bulunur. Bu teklifi kabul eden Picasso, buraya belli aralıklarla vereceği resimlerden alacağı parayla parasal sıkıntılarını da büyük ölçüde çözecektir. Bir dönem ailesinin yanına İspanya’ya dönse de onların taşralı zihniyeti karşısında hayal kırıklığı yaşayarak yeniden Paris’e gider. Artık onun için dönemin yenilikçi sanatçılarının yaşadığı yer olan Montmartre’da refah içinde geçireceği yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönemde ressam kopya eserler yapmaya devam eder ancak yakın bir zaman sonra 1901 – 1903 yılları arasında kendi özgün tarzını yaratmaya başlamıştır. Bu ilk dönem resimlerinde ağırlıklı olarak sıradan insanları ve özellikle de sirk yaşamını konu edinir. Sirk yaşamının içindeki gizli hüznü yansıttığı eserleri “Mavi Dönem” resimleri olarak bilinir. Bu dönemde yalnızca sirk yaşamını ve palyaçoları değil, yaşlılık, yoksulluk ve ölüm konularını da işler ve tüm eserlerine hüzün ve melankoli duygusu egemen olur. Bu döneme bu adın verilmesinin sebebi ise etkileyici bir şekilde tüm eserlerinde neredeyse tek renk olarak mavi ve tonlarını kullanmış olmasıdır. Bu renk aynı zamanda ressamın, çocukluğundan bu yana en sevdiği renktir. Mavi Dönem’den en tanınmış eserleri ise Dama en Eden Concert (1903), La Vida (1903), Las dos hermanas (1904) olmuştur. Picasso Mavi Dönem’de resmin dışında heykel alanında da önemli eserler vermiş ve Rodin’in yapıtlarından esinlenerek yaptığı plastik çalışmalarla da adından söz ettirmiştir. Bu alanda en öne çıkan yapıtı ise “La Vie-Hayat”adlı çalışmadır. (1903)

1904 yılında Picasso, kendisine Fransızcayı öğreten gazeteci şair Max Jacob’la tanışır ve birlikte yaşamaya başlarlar. Aynı dönemde ilerleyen yıllarda evleneceği Fernande Olivier ile de tanışır. Bu dönem Picasso için aynı zamanda “Pembe Dönem” olarak adlandırılacak yeni sanat sürecinin de başlangıcıdır. Bu dönemde kullandığı pembe renkle resmin ruhunu ortaya çıkarmış ve renkten çok çizgi ve desen kullanmaya başlamıştır. Pembe dönemin konuları “Mavi Dönem”le aynı olmasına karşın, resimler daha yalın biz çizgidedir. Ayrıca bu kez kullanılan tek renk pembe değildir. Pembeyi bir kompozisyon yaratma amacıyla gri ve kahverenginin tonlarıyla harmanlayarak daha estetik bir tarz yaratır. Bu dönem resimlerinde göze çarpan figürler cambaz ve soytarılar olsa da eserlerinde “Mavi Dönem”de olduğundan daha az hüzün ve melankoliye rastlanır. Bu döneme ait en önemli eserlerinden biri “Family of Saltimbaques”tır. “Harlequin Family, Woman with Loaves” ve “Lady with a Fan” gibi eserleri de bu dönemin dikkat çeken diğer çalışmalarından yalnızca birkaç tanesidir.

Picasso bundan sonraki süreçte, eserlerinde daha klasik bir havaya bürünür ve yavaş yavaş kübizm yolculuğuna başlar. Geometrik şekillerle konunun aynı anda birkaç değişik açıdan sunulmasıyla ortaya çıkan bu akımın isim anası bir sanat eleştirmeni olan Louis Vauxcelles’dir. Eleştirmenin, George Braque’ın bir tablosuna “küçük küpler” yorumunu yapmasıyla “kübizm” adı aynı tarz eserler için kullanılmaya başlanır ve Picasso’nun da aynı tarihlerde George Braque’ınkine çok benzeyen bir resim yapmasıyla bu dönem sanat tarihindeki yerini alır. Picasso ve Braque da bu dönemin öncüsü kabul edilirler. Picasso ile Braque, kübizm çerçevesinde yaptıkları eserlerde biçimleri tuvalin üzerine kademeli bir şekilde sıralayıp üst üste yerleştirerek gerçeği olduğu gibi göstermeyi amaçlarlar. Bu eserlerde en göze çarpan özellik ise resimleri sanki çevresinde dolaşıyormuşuz gibi birkaç farklı açıdan aynı anda görebiliyor olmamızdır. Cepheden, yandan, üstten ya da alttan baktığınızda nesneler aynı imge üzerinde görülürler. Aynı şekilde, bu resimlerde ressamlar bir yüzü hem yandan, hem de iki gözü görülecek biçimde resmederler.  

Picasso kübist resimlerini tamamlayana dek, yaptığı eserlerini yalnızca yakın dostlarına gösterir ve bu sanat anlayışına ait sergilediği ilk resim 1907 yılında tamamladığı Avignonlu Kızlar adlı tablosu olur. Kübist dönemde Braque’la aynı akım üzerine resmettikleri çalışmaların birbirine çok benzemesi, iki ressamın eserlerini birbirinden ayırmayı zorlaştırır.
Kübist akım Picasso ve Braque’ın bu akımı yeni bir boyuta taşımasıyla 1910 yılında “Analitik Kübizm” olarak anılmaya başlanır. Analitik Kübizm anlayışı; şeklin zihinde parçalanması ve objeden yola çıkarak soyuta varmak düşüncesinden hareketle ortaya çıkar. Sanatçı bir bütünde nereyi vurgulamak istiyorsa orayı önce parçalar, sonra o parçaları birleştirerek geometrik şekiller yoluyla ortaya yeni ve soyut başka bir şekil çıkarır. Bu eserlerde önemli olan kompozisyon dengesidir. “The Guitar Player, Portrait of Ambroise Vollard, Accordionist” ve “Aficionado” adlı çalışmalar “Analitik Dönem”in en önemli eserleri arasında yer alırlar. Bu dönemi “Sentetik Kübizm” takip eder. Gerçek dünyanın tuvale en uç şekilde aktarılması amacının güdüldüğü bu akım Picasso ve Braque önderliğinde Birinci Dünya Savaşı dönemine dek sürer. İki ressam bu dönemde yollarını ayırır.

Picasso, Birinci Dünya Savaşı sırasında klasik çizgisine geri dönerek savaş terörünü resmetmeye başlar ve Roma’da Jean Cocteau ile kalmaya başlayarak bir yandan Roma’yı ziyarete gelen bir Rus Bale topluluğunun sahne tasarımlarında dekoratör olarak çalışmaya başlar. Picasso, bu toplulukta tanıştığı Rus Balerin Olga Khokhlova ile evlilikle sonuçlanan bir ilişkiye başlar ve çift 1918 yılında Paris’e yerleşir. Bu evlilikten Picasso’nun ilk ve tek resmi evladı, Paul doğar. Eşi ve oğlunun birçok portresini yapan ressam, yavaş yavaş sürrealizm akımından etkilenmeye başlamıştır. Hiçbir zaman kendini bu akımın bir parçası ya da takipçisi olarak görmemiş olsa da bu alanda yaptığı eserler dönemin en iyileri arasında yerini alır. Artık Yunan Mitolojisinin yarı insan yarı boğa yaratıkları, eserlerinde boy göstermeye başlar. Bu dönem, mitolojinin etkisinde kalarak şu sözleri söylediği bir dönemdir:

“Herkes resimleri anlamaya çalışır. Neden kuşların cıvıltısını anlamaya çalışmazlar? Neden bir geceyi, bir çiçeği, kendilerini kuşatan her şeyi, hiç anlamaya çalışmadan severler? Oysa konu bir resim olduğunda anlamak isterler.”

On beş yıldan fazla süren bu ilişki süresince Picasso’nun yaşam tarzı oldukça değişir. Elit ve varlıklı bir çevreyle bir araya gelerek ev partileri düzenlemeye, gece hayatında fazlasıyla zaman geçirmeye, evini ve eşini ihmal etmeye ve hatta zaman zaman eşini aldatmaya bile başlar ve haliyle de evliliğinde ilk önemli çatlaklar oluşur. Bir süre sonra da bu evlilik bir aldatma skandalıyla sona erer. Bu noktada Picasso’nun aşk hayatıyla ilgili bir parantez açalım dilerseniz. Picasso, eserlerinin yanı sıra yaptığı evlilikler ve yaşadığı sayısız ilişkiyle de adından çokça söz ettirmiş bir sanatçıdır. Çok evlenmiş, çok âşık olmuş, çok aldatmış cümleleriyle onun aşk hayatını özetlemek son derece mümkün. Bu nedenle hayat hikâyesinde sayısız kadın isminin geçmesi de oldukça doğal.

Eşinden Marie-Therese adlı kadına âşık olduğu ve artık evlilikleri dayanılmaz bir noktaya geldiği bir dönemde, sevgilisinin hamile kaldığını öğrendiği için ayrılmak isteyen sanatçı, uzun yıllar süren bu ilişkisinde sevgilisinin sayısız resmini yapar. Bu aşktan Maya isminde bir de kız çocuğu olur ancak evliliği hala sürmekte ve Olga kendisinden ayrılmak istememektedir. Sinirleri bozuk olan sanatçı bu dönemi bir mektubunda “Hayatımın en kötü dönemiydi” sözleriyle özetler ve resim yapmak için dikkatini toplayamadığından bu dönemde şiirler yazmaya başlar.

Hayatı boyunca savaşa karşı olan fakat hep savaşla iç içe bir yaşam süren sanatçı, 27 Nisan 1937 yılında Almanların Guernica kasabasını bombalaması olayından çok etkilenerek “Guernica” adlı bir eser yapmaya başlar ancak ressam bu resmi tamamlayamadan Alman komutan tarafından atölyesinde basılır. Burada yaşanan diyalog tarihe geçer:

-       Komutan: Bu resmi sen mi yaptın?
-       Picasso: Hayır, siz yaptınız.

Savaşa dair en acı tecrübesi ise yakın arkadaşı Max Jacob’un 1944 yılında Almanlar tarafından götürüldüğü toplama kampında öldürülmesi olayıdır. 1945 yılı ise aşk hayatındaki en önemli kadınlardan biri olan kendisinden kırk yaş küçük Fransız ressam ve yazar Françoise Gilot ile tanıştığı tarihtir. Sekiz yıl gibi kısa ancak iki çocuk sahibi olacak kadar yüksek tutkulu bu ilişki de diğerleri gibi bir gün biter.

Hayatının son yıllarını Fransa’nın güneyindeki villasında geçiren Picasso, nefes aldığı son güne kadar üretmeye devam eder. Yirmi binden fazla tablo, basım, çizim, heykel ve seramik esere imzasını atan sanatçı 8 Nisan 1973 günü her anını dolu dolu yaşadığı hayatına doksan iki yaşında veda eder. Michelangelo’nun bile yaşarken kendi şöhretini göremediği bir dünyada, henüz hayattayken sanatının meyvelerini yeme şansını yakalamış tek büyük ressam olarak da tarihe geçer.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder