30 Ağustos 2016 Salı

BİR DELİ: DALİ


Bu ayki konuğumuz, ilginç kıyafetleri, aykırı davranışları, din konusundaki değişken fikirleri ve sıra dışı resim tekniğiyle 20. yüzyılın en büyük sürrealist ressamı olarak tarihe adını altın harflerle kazımış Salvador Dali.

Dali, 11 Mayıs 1904’te İspanya’nın Katalonya bölgesinde bulunan Figueres kentinde, kendisinden 9 ay önce ölen 3 yaşındaki ağabeyinin ardından Salvador Dalí i Cusí ve Felipa Domenech Ferres çiftinin ikinci çocuğu olarak dünyaya gelir. Ailesi yeni doğan çocuklarına ikizi kadar benzeyen ölen ilk çocuklarının adını vererek Salvador’da ömür boyu sürecek bir kimlik bunalımının da temelini atmış olurlar. Öyle ki Dali, bütün çocukluğunu ailesinden, ölen ağabeyinin anılarını dinlemekle ve odasında asılı duran ağabeyinin resmine bakmakla geçirir. Salvador’un ilk gittiği yerin ağabeyinin mezarı olması da bu durumun trajedisini gözler önüne seriyor. Sanki o kendi başına bir birey değil de aslının ucuz bir kopyasıdır. Geçirdiği histeri krizleri ve uydurma teatral hareketlerle ailesinin dikkatini çekmeye çalışması da yaşadığı sorunların, kendini kabul ettiremeyişinin yarattığı öfkenin en büyük kanıtıdır aslında. Ancak Dali, bu davranışlarıyla ne amacına ulaşabiliyor ne de ailesi onun yaşadığı bu kimlik karmaşasının farkına varabiliyordu. Bu yüzdendir ki, yıllar sonra Dali, çocukluğunun üzerine kâbus gibi çöken hiç tanımadığı ağabeyi için, katıldığı bir söyleşide şu sözleri sarf eder:

-          Doğar doğmaz tapınılan bir ölünün ayak izlerinden yürümeye başladım. Beni severken aslında hala onu seviyorlardı ve hatta benden çok onu. Babamın sevgisinin bu sınırları, yaşamımın ilk günlerinden itibaren çok büyük bir yara oldu benim için.

Her ne kadar okuduğunuz bu ayrıntılardan sonra onun acılı bir çocukluk geçirmiş olduğunu düşünseniz de birçoklarına göre çok şanslı ve imtiyazlarla dolu bir çocukluğu vardır sanatçının. Özellikle de kız kardeşinin doğumundan sonra evin tek erkek çocuğu olmanın verdiği ayrıcalıkları son damlasına kadar kullanmakta hiçbir sakınca görmeyen ressam, son derece kaprisli ve şımarık tavırlar sergiler.

Ressamın hâlihazırda debelenen kişiliği maalesef ki sert ve otoriter bir babayla, sevecen ve anlayışlı bir anne arasında yaşanan çatışmalardan da nasibini alır. Fakat eğer bugün Dali’nin ismi dünyanın sayılı ressamları arasında anılıyorsa, ressam bunu kesinlikle annesine borçludur. Zira Dali’nin resim serüveni, annesinin desteğiyle başlar ve ömür boyu da devam eder. Annesinin meme kanserinden ölmesinin ardından Dali, hayata resimle tutunur ve derinden yaşadığı bu acıyı resim sayesinde unutmaya çalışır. Annesinin ölümünü hayatında aldığı en büyük darbe olarak tanımlayan ve ona taptığını dile getiren Dali için, yaşadığı sürece oğlunun kusurlarını sevgiyle örtmeyi başaran annesinin kaybını kabullenmek hiç de kolay olmaz. Annesine duyduğu sevginin zerresini dahi babasına duymayışının haklı sebeplerinden biri de, babasının annesinin ölümünden kısa bir süre sonra baldızıyla evlenmiş olmasıdır. Artık teyze dediği insan onun cici annesidir.

Dali, 1922’de 20’li yaşlarının başında Madrid San Fernando Güzel Sanatlar Kraliyet Akademisi’ne başlar fakat çok geçmeden siyasi sebeplerden dolayı geçici olarak okuldan uzaklaştırılarak Girona’da tutuklu kalır. 1925 yılında okula geri dönen ressam, aynı yıl Barcelona’da ilk kişisel sergisini açar. Resimlerinde o güne kadar eşine rastlanmamış çok farklı bir çizgi ve enteresan bir tarz kullanarak dikkatleri üzerine çekmeyi başaran Dali, zamanın ünlü eleştirmenleri tarafından büyük bir ilgi ve hayretle karşılanır. Bu sergi, kariyeri için güzel bir başlangıç olur. 1926 yılında Dali, Paris’e giderek büyük bir hayranlık ve saygı duyduğu Picasso ile tanışır. Bu tanışmanın ardından geçen birkaç yıl boyunca Dali’nin resimlerinde Picasso’nun etkisine rastlanması da bu hayranlığı ispatlar niteliktedir. Geçici bir süreyle uzaklaştırıldığı okulundan Paris gezisi sonrası temelli kovulan Dali’nin hayatında sıra askerliğe gelir. Savaşın kapıda olduğu ve Kıta Avrupası’nın kan ağladığı bir dönemde yaptığı askerliğinin hemen ardından yani 1928 senesinde ressam, yoluna ünlü sanat eleştirmenleri Lluís Montanyà ve Sebastià Gasch ile beraber Sanat Karşıtı Katalan Manifesto’yu yazarak devam eder. Üçlü, bu manifesto’da modernizm ve fütürizmi (gelecekçilik) savunur.

Günlük yaşamına entelektüel bir şekilde devam eden Dali’nin dış görünüşünün de değişmeye başladığı yıl olan 1929’a geldiğimizde Dali, yıllardır uzun kullandığı saçını kısacık kestirip briyantinlimeye ve asık suratlı bir ifade takınmaya başlar. 1929 senesinin ressam için yalnızca dış görünüşündeki değişikliklerle değil hayatındaki iki önemli gelişmeyle de bir dönüm olduğunu söylemek mümkün. Bunlardan ilki; arkadaşı Luis Buñuel ile beraber çektikleri Bir Endülüs Köpeği adlı avangart kısa film. Bu filmle oldukça önemli bir başarıya imza atan ikili, sürrealist sanat çevrelerinde ilgiyle karşılanır ve bu film sayesinde büyük bir ün kazanırlar. İkinci önemli olay ise kadınlara karşı pek ilgi göstermeyen Dali’nin, hayatının aşkı olacağını daha ilk görüşte anladığı ressam Joan Miró aracılığıyla tanıştığı sürrealist akımın öncülerinden olan Fransız ozan Éluard’ın karısı Helena İvanovna Diakonova yani nam-ı diğer Gala’yla karşılaşmasıdır. Bu yasak aşk çok kısa bir süre içinde uzun yıllar sonra evlilikle sonuçlanacak büyük bir aşka dönüşür.

Dali’nin Gala Aşkı

Belki de yeryüzünün tanık olabileceği gelmiş geçmiş en gerçeküstü ve sıra dışı aşkı onlarınki. 1929 yazında başlıyor her şey, yani Dali henüz 25 yaşındayken. Çiftin yolları ilk kez Dali’nin doğup büyüdüğü İber Yarımadası’nda bulunan Pireneler’in eteğindeki Cadaquès (Kadakez) sahil kentinde kesişiyor. Dali, burada bulunan baba evinde hemen her yaz yakın ressam arkadaşlarını ağırlıyor ve o yazki misafirleri de yakın arkadaşı olan Fransız ozan Paul Éluard ile Rus karısı Helena ve kızları Cecile oluyor. Ancak aile, yazı kentte bulunan bir otelde geçirmeye karar veriyor. Kaldıkları otelde onları karşılamaya giden Dali, kendisinden 10 yaş büyük Gala ismini verdiği Helena’yı görür görmez âşık oluyor. Nitekim Gala da bu aşka kayıtsız kalmıyor ve yaz sonunda Cecile ve Éluard Paris’e dönerken, Gala orada Dali ile kalıyor. Günümüzde bile cinayetle sonuçlanabilecek kadar büyük bir ihanet vakası olan bu aşk hikâyesi belki de yasak olduğu için bu kadar tutkulu yaşanmıştı. Dali’nin zaten kendisini bir türlü kabul edememiş olan ailesi bu olay karşısında oğullarıyla tüm bağlarını kesmiş fakat onların ilişkisi hiçbir zorluk karşısında yıkılmamıştı.

Yaşamları boyunca birçok tuhaf davranış sergileyen çiftin ilk buluşmaları da son derece ilginç. Dali, ilk buluşmalarını sembolik bir hale getirme amacıyla birtakım ön hazırlıklar yapmaya başlıyor. Önce soyunuyor ve kıyafetlerini göğüs uçlarını, göbek deliğini ve güneşten esmerleşmiş tenini açıkta bırakacak şekilde kesip katlıyor. Bir erkeğin takabileceği bir takı olmaktan çok uzak olan inci bir kolyeyle ve kulağına taktığı çiçekle de bu tuhaf görüntüsünü iyice anlaşılmaz bir hale getiriyor. Bununla da kalmayan Dali, traş olurken suratını kesmesi üzerine akan kanı balık yağı, keçi gübresi ve yağla harmanlayarak kendince özel bir karışım hazırlıyor fakat sonra pencereden Gala’yla buluşacağı plaja doğru baktığında Gala’nın güzelliğini görüp tüm bu saçmalıkları bir yana bırakarak olabildiğince normal bir hale bürünüp Gala’nın yanına gidiyor. Sanırım hayatınızda böylesi tuhaf bir ilk randevu ritüeli duymamışsınızdır.

Bu büyük aşk, ilişkilerinin 31. yılına yani Gala’nın eski eşi yeniden evlenene dek evlilik dışı bir şekilde devam ediyor. Nihayet 1958’de Figueres’in tepelerindeki küçük bir kilisede gözlerden uzak, sessiz sedasız bir nikâhla dünya evine giriyor âşıklar. Gerek ilişkinin başlangıcı gerekse Dali’nin kendisi gibi, bu evlilik de tuhaflıklarla dolu. Bu tuhaflıklardan en büyüğünün, Dali’nin babasının, oğlunu frengi hastalığı korkusuyla ilk gençlik çağı boyunca yaşayabileceği her şeyden uzak tutması ve bu sebeple Dali’nin içindeki yangının yıllar içinde söndürülemez bir hale gelerek, bu eksikliğini sapkınlık derecesinde hararetli bir evlilik hayatı yaşayarak bastırmaya çalışması olduğu söyleniyor.
Sebep ne olursa olsun sonuç bir tane; yaşadıkları şey vazgeçebilmenin mümkün olamayacağı kadar büyük bir duygu. Dali için Gala, bir sevgili, bir hayat arkadaşı, danışman, dost, esin kaynağı ve hatta hayatın anlamı yani her şey demektir. Dali, karısını devamlı mutlu etmeye çalışan aptal âşık rolündeyken, bu evlilikte kötü karakter rolü Gala’ya kalıyor. Buna en güzel örnek ise; Gala’nın Dali’nin kendisine hediye ettiği şatoya bile önceden randevu almadan gelmesini yasaklaması. Bunun en büyük sebebi ise dünyada görüp görebileceğiniz en çapkın kadınlardan biri olan Gala’nın, kendisinden çok daha ufak yaşta birçok sevgilisinin olması. Buna dahi göz yumacak kadar saplantılı bir aşk yaşayan ressam, karısı öldükten sonra onun şatosuna taşınıyor ve karısına yakın olabilmek için de karısının şatonun alt katına gömülmesini istiyor. Dali, bu aşkın büyüklüğünü şu sözleriyle de bir kez daha gözler önüne seriyor:

-          Gala’nın acısından -ki benim acımdır-, Gala’nın ölümünden -ki benim ölümümdür- başka hiçbir şey hayatıma dokunamaz.
Bu okuduklarınızın kulağa çok tuhaf geldiğinin farkındayım fakat her biri, dünyanın en ünlü ressamlarından biri olan Salvador Dali’nin gerçek aşk hayatından kesitler. Hatta belki de bildiklerimiz, bilmediklerimizin yanında bir hiç bile sayılabilir.

********************
Dali 1931 yılında en çok tanınmış eseri olan Belleğin Azmi tablosunu resmeder. Bu eser Eriyen Saatler adıyla da bilinir. Eserin bu adla anılmasının sebebi ise ressamın, geniş bir kumsal manzarası içinde eriyen cep saatlerini resmetmesidir. Sanat eleştirmenlerinin bir kısmı bu eseri katı ve değişmeyen zaman kavramına karşı bir protesto olarak yorumlarken, bir kısmı ise zamanın akıp gitmesini simgelediği şeklinde yorumlamışlardır. Fakat Dali bu eseri resmederken sıcak Ağustos güneşi altında eriyen Camembert (Kamamber) peynirinden ilham aldığını söyler. Bu eserin de tıpkı Da Vinci’nin Monalisa tablosunda olduğu gibi, tamamlandıktan sonra kırmızı şarapla ıslatıldığı söylenir. Eser 1934 yılından bu yana New York’taki Çağdaş Sanat müzesinde sergileniyor.

Dali, ilerleyen yıllarda Amerika’da açtığı bir sergi sayesinde burada büyük bir üne kavuşur ve Time dergisine kapak olur. 1937’de Hollywood’a giden ressam, burada zamanın en meşhur komedyenleri olan Marx kardeşlerle tanışarak onlara bir senaryo yazar. 1938 yılında ise büyük bir hayranlık beslediği ünlü psikolog Freud ile tanışır ve onun birkaç portresini resmeder. Dali, klasik sürrealistlerin yaptığı gibi bilinçaltının dışavurumuyla ilgilendiği için Freud’un yazılarını ve araştırmalarını ilgiyle takip eder. Freud cephesinden bakıldığında ise Dali, içten ve fanatik bir kişiliktir. İspanya’yı özleyen Dali 1936-1939 yılları arasında süregelen İspanya iç savaşını Francisco Franco kazanınca ülkesine dönmek arzusuyla yeni kurulan faşist rejimi desteklediğini açıklar. Hatta Franco’ya İspanya’yı, yok edici güçlerden temizlediği için teşekkür bile eder. Tabii bunlar olurken büyük bir çoğunluğu Marksist olan sürrealistler Dali’ye sırt çevirirler. Bu süreçte sürrealist grubun lideri Fransız yazar ve şair Breton ile Dali arasında bir sürtüşme yaşanmaya başlar. Breton, Dali’ye Avida Dollars (Dolar Heveslisi) derken Dalí ise buna "Le surréalisme, c'est moi!" (Sürrealizm benim!) sözleriyle cevap vererek Dali’nin ölümüne dek sürecek olan sürtüşmenin temellerini atmış olur. Bunun yanı sıra Dali yıllardır dinsiz olduğu bilinen bir ressamken birden bu konuda da bir değişikliğe giderek Katolik inancını benimser ve bu inancı resimlerine yansıtmaya başlar. Okuduklarınızdan sonra Dali’nin apolitik olduğuna inanmanız mümkün değil biliyorum ama o, öyle olduğunu her fırsatta dile getirmiş şahsına münhasır bir adam. Her hareketi ayrı bir spekülasyon olan Dali 1940’da İkinci Dünya Savaşı’ndan kaçmak amacıyla Gala’yla dünya turuna çıkar. George Orwell de onun bu hareketini ona “korkak fare” diyerek eleştirir. 1942’de “Salvador Dali’nin Gizli Hayatı” adını verdiği otobiyografisini yayınlar ki bu yazıyı yazarken bana rehber olan en büyük kaynak da bu kitabın ta kendisidir. 1945-1946 yıllarında Walt Disney ile Destino filminin yapımında görev alır. Hatta bu filmin 2003 yılında en iyi kısa animasyon filmi dalında Oscar aldığını da hatırlatmak istiyorum. Sanatçı, İspanya’ya kesin dönüş yaptığı 1949 yılı itibariyle bilimle ilgilenir olur ve Hiroşima’ya atılan atom bombasının etkisinde kalarak hayatının bu dönemine “Nükleer Mistisizm” adını verir. Bu bağlamda “Mistik Manifesto”yu yayınlar ve daha sonra da DNA moleküllerinin çift sarmallı yapısından etkilenip 23 yıl boyunca bu yapıdan esinlenerek 10 kadar tablo resmeder. Onun için DNA moleküllerinin çift sarmallı yapısı, Tanrı’nın varlığının kanıtıdır. Her konuda olduğu gibi bu konuda da tuhaf söylemlerde bulunmaktan geri durmayan ressamın şu sözlerine bir bakın:

-          Tanrı’ya inanıyorum ama inançlı değilim. Matematik ve bilim bana Tanrının olması gerektiğini anlatıyor ama inanmıyorum.

Belki de Dali’ye kısaca “çelişki” desek daha doğru olacak. Hayatının her dönemi çelişkiyle geçen böyle bir adamın kendisindeki bu tuhaflıkların farkında olması ise ayrı bir tartışma konusu. Hatta biz kendisine “çelişki” demekle yetinirken o kendini “deli” olarak tanımlıyor:

-          Bir deliyle benim aramda tek bir fark var. Deli, aklının yerinde olduğunu sanır, bense deli olduğumu biliyorum.

Ressam, bu dinsel karmaşa içinde yaşadığı döneme ait en önemli tablosu olan Çarmıha Gerilmiş İsa tablosunu 1954 yılında 5 aylık bir çalışmayla tamamlar. Bu çalışma günümüzde bile 20. yüzyılın en önemli dini resmi olarak kabul edilir. Bu resimde İsa’nın acı çekmeyen halde resmedilmiş olması Katolik çevrelerce eleştirilse de eserin büyüleyici bir yanı olduğunu inkâr etmek imkânsız.
10 Haziran 1982’de Dali’nin büyük aşkı Gala ölünce, ressam hayattan kopar ve resimden soğumaya başlar. Bu nedenle ölüm tarihi olan 23 Ocak 1989’a dek çok az sayıda eser verir. Doğum yeri olan Figueres’te kendi adını taşıyan müzenin mahzenine gömülen sanatçının başucunda Stephen Hawking, Erwin Schrödinger ve Matila Ghyka gibi ünlü fizikçi ve matematikçilerin kitaplarının bulunması ise bilime olan düşkünlüğünü gözler önüne sermektedir.

Belki de Dali sayısız tuhaf davranış sergilediği çılgın, akıl almaz, sıra dışı hayatından ilham alıyor ve bu sayede de her resmiyle adından bolca söz ettirmeyi başarıyordu. Ömrünü yalnızca sanata değil, bilime de adamış böylesine büyük bir ressamın hayatını irdelemekse inanın çok zor oluyor. Çünkü neresinden tutarsanız tutun bir tutarsızlıkla karşılaşıyor ve her seferinde biraz daha şaşırıyorsunuz. Fakat ressamın hayatındaki bunca tutarsızlığa rağmen tek bir konuda hiçbir zaman olmadığı kadar tutarlı davrandığına da tanık oluyorsunuz: Gala aşkı. İlham kaynağı, böylesi tutkulu bir aşk olan ressamın, her fırça darbesinin vurgun etkisi yaratması da işte bu kutsal duygudan kaynaklanıyor. Geleceğe kalacak böyle nice ressamın yetişmesi ve sanatla aşkın yekvücut olması dileklerimle, sanatla kalın.

Kaynakça:
1)      Frank Weyers (2005), Salvador Dali'nin Hayatı ve Eserleri, Literatür Yayınları
2)      Büyük Ressamlar Dizisi (2007), Salvador Dali, Boyut Yayın Grubu
3)      Salvador Dali (1948), The Secret Life of Salvador Dali. W. W. Norton & Company 
4) "Dali picture sprung from jail" (İngilizce), Erişim tarihi: 18 Mart 2015

(Siyah Sanat Dergisi Nisan 2015 sayısında yayınlanmış bu yazı Nihal Yormaz'a aittir.)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder