Eksilirken tamamladığım ötekilerimi tepsiye serpiştirip ayrık parçaları seyre koyuldum. Kökünden kopardığım aklımı, sakince yere bırakıp yatağa uzandım. Aklım bir yanda, ben bir yandaydım artık. Hafiftim, kuştum, uçtum. Uzaklaştım, uçsuzdum. Bucak bucak kaçıyordum selahiyetimden.[1] Bir yük daha eksiliyordu omuzlarımdan. Omuzlarım dik, omuzlarım çökmüş, omuzlarımda baş yok, başımda akıl. Sonra kaleme baktım ve “haydi bakalım düşün biraz” dedim. Kalem düşündü ve elim kalemi düşürünce kalem yazmaya başladı. Önemli olan, önemsizleri görmezden gelmektir diye başladı cümle. Sonra birden kendimizi masanın etrafında bulduk. Yuvarlak masanın ortasında koca bir konu döndükçe dönüyordu. Bir dünyası vardı masanın; şamdanlı, yemekli, görkemli. Yetişkin ölçülerinde sırlar, garson boy torbalara sıkıştırılıp çöpe atıldı birden ve dağıldı kurtlar sofrası. Resimleri silik duvarlar yıkıldı ve hoooopppp kasırga! Her yer bir yerde, her renk soluk. Toz toprak, bulut ve havayla bir olup, bundan sonraki hayatını yaşayacak ve kendinden başkasına aldırış etmeyecekti. Pişmanlık hissedilmeyecek, geriye dönülmeyecekti. Tıpkı ölülerin geri gelmediği gibi. Burada hayat, yaşarken ölmekti, ölmeden önce yaşamak nedir bilinmezdi. Kendini katletmişti hayat. Faili belliydi. Bir an bile kendine hayranlık duymaz, çekiştirdikçe çekiştirirdi eteklerini ve sonra yırtardı pelerinini, uçardı uzaklara. Bir mucize aramaya. Bir oğlanda, bir kızda, iki çocukta, bir aşkta ve bir kadında saklıydı mucizenin en somut hali. İtiraz etmedi, belki de buydu kalbinin beklediği. Mucize, bir düşünceydi. Geçmiş ise bir ucube. Artık hayat bir piknik yeriydi, neşeli, çiçekli, kelebekli ve uğur böcekli.
[1] Bir konu hakkında bilgi sahibi olarak, kişileri yönlendirme olayı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder