31 Mart 2014 Pazartesi

Toz

Mükemmel düşünürdüm bir zamanlar ve işte o zamanlar kusursuzdum. O kadar kusursuz severdim ki hatta, ben bile hayran olurdum sevişimin mükemmelliğine. Ama bir gün her şeyi kendi ellerimle, sevdiğimi söyleyerek, sarılıp sevgimi tenimden akıtarak onmaz bir hale getirdim. 
Kusurluydu çünkü davranışlar, düşüncelerse mükemmel. Birden dilenirken bulmaya başladım kendimi, sevgi dilenilir mi? Talep eder olmuştum sevişmeleri dahi, sevişmek talep edilir miydi? Ediliyordu demek ki! Çünkü akıl da kusurluydu ve akılsızca seviyordum sevince. Sonra savaşa dönüşmüştü her şey! Kendimi sevdiğimle savaşırken bulmuştum karanlık bir sokakta. Nefret ettiklerimle sarmaş dolaştım oysa ve kafam düşüncelerimi taşıyamayacak kadar dardı. Zarardan dönmek kârdı. Bırakmıştım hesap kitabı. Savaşmıyordum da çünkü kazananı yoktu bu yuvarlak savaşın. Kazanırsam kaybedebilirdim de.
 Yavaş yavaş çekiliyordum denizimden, nadiren kazandığım ödüllerimle yetiniyordum. Basit bir denklem kuruyor ve sevdiğim için kendime koca bir siktir çekiyordum. Ardıma dönüp bakmıyordum bile, geçmişimi almıyordum omuzlarıma ve değişiyordum. Emin olduğum tek şeyse her şeyi yanlış hatırlıyor olduğumdu. Hatıralarım da hayal ürünüydü bu yüzden. Onlara da sövüyor rahatlıyordum en yazığından. 
Hayata nereden baktığına göre değişiyordu gerçekler. Alttan yukarı bakmaktan boynum bile tutmuyordu. Her defasında giderken önüme geçen bir bağımlılığın kölesi oluyor -!- ama asla vazgeçmiyordum bu esaretten.  Ne kadar da acınası bir haldeydim ama son kale gibi dimdik ayakta duruyordum. Son kale dimdik olur muydu? 
Bir kavanozda hayat biriktiriyordum uzun süredir, belki bir gün yaşarım diye. Dibi delinmiş meğer, ben koydukça o eksilmiş. 

Ben aşıktım, o özgür. İkisi bir cümlede denenmiyordu bile. Ve işte bu yüzden her şeye yabancıydık. O hiç müsait değildi, bense hiç meşgul olamıyordum. Belki de tek sorunumuz birbirimizi aynı şeyleri istemeye zorlamamızdı. Ve dolayısıyla da zorlanıyorduk. Belki de bir şeyi çok istemek, onu eksiltiyordu ve belki de kendimizi kendimizden eksiltiyorduk. Bilmediklerimizi öğrenmek dururken, karşılıklı bildiklerimizi öğretmeye çalışıp duruyorduk. Şüpheliydik, ruhlarımızı düğümleyip duruyor ve şüphelerimize sarılıyorduk. Tırnakları sökülüyordu zavallı umutlarımızın, acıyorduk. En yakışmayan adları takıyorduk yaşadığımız duyguya. Bulduğumuz an kaybediyorduk,tutunamıyorduk. Durmadan taşınıyorduk. Bazen kucakta, bazen başta, bazen tabutta. Fısıldaşıyorduk sırlarımızla. Çok büyük bir sistem yanlışıydık, durmadan mavi ekran veriyor, cepten yiyorduk aklımızı. Taşıyamadığımız umutlarımızı gömüyor, toprağı ayağımızla eziyorduk hoyratça. 
Sonra susuyorduk yeni cümlelerimize ve bir gün kalem, bir gün kağıt oluyordu söyleyemediklerimiz. Ne zaman ki cümle oluyordu işte o gün okunup, kafalara kazınıyordu anlamsızlığımız. Şimdi elimde bir avuç cümlem varken geçmişe dair, hepsini bir üff uzaklığa yolluyorum. Ve sen gözlerini kapa çünkü onlara geçmiş kaçsın istemiyorum.