24 Şubat 2015 Salı

Siktir et !


Birini çok sevdiğin zaman onun seni senden daha az sevmesine tahammül edemezsin. Onun seni ne kadar sevdiğini de pek tabii ki ne kadar aradığından, sorduğundan ve görüşmelerinizin sıklığından çıkarabilirsin. 

Biri seni önemsemiyorsa şu bi gerçek ki o seni sevmiyor. Bu, özellikle de sevgilinle olan ilişkinde kanun kadar doğru bir bilgi. Çünkü, sevdiğin insanı merak eder, gün içinde sesini duymak, akşam iş çıkışı onu görmek, hafta sonu onunla plan yapmak, yaşadığın iyi, kötü ne varsa ilk onunla paylaşmak istersin. Bundan doğal bir şey yok. Önemsediğini göstermenin ilk ve en basit yoludur bu ve saydıklarımdan bir tanesinde bile bir aksaklık oluyorsa inan bana o ilişkide mutlaka yolunda gitmeyen bir şeyler vardır. Şimdi sen sevgilim beni aramıyor diye bozuluyorsun ya çok haklısın bozulmakta. İnsan çok sevdiği birinin onu önemsemediğini anladığında yıkılıyor, çaresiz kalıyor. Ama çare de oturup sonucu beklemek değil, inan ki değil. 

Ne yapman gerekiyor biliyor musun? "Beni niye aramıyorsun" diye onu sıkıştırmak yerine, ondan vazgeçmenin bir yolunu araman gerekiyor. Bulamayacaksın da biliyorum aslında ve sonunda da vazgeçen ister sen ol ister o olsun en üzülen yine en çok seven olacak. 

Zaten unutamayacaksın da sadece vazgeçeceksin. Ama bu, hayatındaki insanın yanındayken bile sana uzak durmasından, seni sadece yatakta sevmesinden çok daha iyidir inan buna. 

Neden daha iyi bir muameleyi hakettiğini düşündüğün halde, daha azıyla yetinesin ki. Kendine gel ve terk edilmek ya da terk etmek fark etmeyecekse vazgeç gitsin. Hayata bir kez daha gelmeyeceksin! Yani demem o ki; canını sıkan her ne varsa vakit kaybetmeden bir güzel siktir edeceksin!

18 Şubat 2015 Çarşamba

HAYATIN ADALETİNİ SORGULAYAN BİR ROMAN: ÇIPLAK VE YALNIZ

“İnsanın sesi değiştiyse, içinde bir şey ölmüş demektir.” diyor romanın bir satırı ve benim için orada başlıyor farklı bir deneyim. O satırları okuyana kadar, fark etmiyorum zaman içinde sesimin değişmiş olduğunu. Ama yazar fark et ve öyle devam et diyor. 
Hamdi Koç, ta yaratıldığı ilk anda kendine bahşedilmiş üstün yazma yeteneğine sahip bir yazar. Uzun süre tartışılacak kalın, hem de çok kalın bir romanla “Çıplak ve Yalnız” ile 2013 yılında raflardaki yerini aldı ve bu romanını 2014 yılının Haziran ayında 43. Orhan Kemal Roman Armağanı ile taçlandırdı. 
İlk başta 600 sayfa olmasıyla dikkat çekiyor roman. Eyvah diyor insan, gözü korkuyor eline alanın. Ama okumaya başlayınca fark ediliyor içeride ne kadar sıradan, günlük ama akıcı bir dil kullanılmış olduğu. Hemen her satırında aynı anda hem güldürüp, hem düşündüren bir üslubu var yazarın ancak o kadar uzun ki kitap, okudukça ve sayfalar ilerledikçe yazarın üslubuna alışıyorsunuz ve meraklanmak yerine üzerinize bir rehavet çöküyor. Neden bu kitap 250 sayfa yazılıp bırakılmamış ki demeniz de muhtemel. Özellikle de gelişme bölümünün 500. sayfada birdenbire bitip, son 100 sayfanın sonuç bölümüne ayrılmasına ve hatta sonuç bölümünün kitabı daha fazla uzatırsak tadı kaçacak dercesine geçiştirilmesine de bozulmamak elde değil. Kitapla ilgili en büyük yıkımınızın bu olacağını söylersem mübalağa etmiş olmam sanırım. 
Bir başka üzerinde durulması gereken nokta ise yazarın baştan beri övgüyle bahsettiğim akıcı üslubunun bir edebiyat ödülü almak için ne derece uygun olduğu. Belki de tam bu noktada aklımıza Louis Ferdinand Céline’inşu sözlerini getirmeliyiz: “Edebiyata inanmıyorum ama bu konuda çok yetenekliyim.” Bir eserin böyle bir ödülü hak etmesi için, türdeşleriyle aynı dili kullanması bir mecburiyet mi? Yazarın, yapmak istediği şey ağdalı, bol aforizmalı, şiirsel bir dil kullanmak mıydı acaba? Ya da kendini bir türe sokmak, kitapçı reyonlarındaki levhalardan birinde herhangi bir kategoride olmak, bir edebiyat ödülüne layık olmak için kendi gibi yazmaktansa, daha ağır bir dil kullanmak gibi kaygılartaşımış mıydı yazarYa da taşımalı mıydı? Bana kalırsa yazar, kendini bilinen bir kalıbın içine sokmamış, oçarkın bir parçası olmak yerine, kendi zembereğinde dönmüş, kendi bildiği, dilediği ve hissettiği gibi yazıp, yazdıklarını bir armağanla ödüllendirmiş ve işte tam da bu sebeplerle güzel, farklı, okunası ve ödüle layık bir roman olmuş. 
Peki, neler var bu romanda? Uzun süre tartışılacak, çarpıcı bir hikâyeyi konu edinen romanda Kafka’dan, Yusuf Atılgan’dan, Oğuz Atay’dan alıntılar bulmakla kalmayıp Mesut Akarsu karakterinin hayatı üzerinden 1960’ların Türkiye’sine nostaljik bir yolculuk yapıyorsunuz. Ankara’daki bekâr evinde telefonla aldığı amcasının ölüm haberinin ardından Ünye’ye, ailesinin memleketine doğru maceralı, bol hikâyeli bir yolculuğa çıkan Mesut Akarsu, okuyucuyu hem kendinin hem de ülkenin geçmişinin karanlık yönleriyle yüzleşmeye çağırıyor. Mesut’u Ünye’de, hayatı boyunca hiç tanımadığı ancak hayatının geri kalanında istese de istemese yanında olacak AllahŞükür, Şah, Felek, Akide ve Asiye gibi, Yasemin, Hikmet ve Muzaffer Amca gibi çok farklı, çok sıra dışı insanlar bekliyor. Adları gibi nevi şahsına münhasır bu roman karakterleri de kitap boyunca en yakın tanıdıklarınız haline geliyorlar.Dürüstdobra, bir miktar patavatsız, çokça bencil ama bir o kadar da meraklı Mesut yani baş kahraman, birden bire kendini toplu mezarlarla, hayaletlerle, tuhaf sanrılarla ve açıklanamayan metafizik öğelerle mücadele ederken buluyor. Kitapta bu metafizik öğelere yer verilmesi, Ünye köylüsüne yaptırılan zorlama felsefi diyaloglar, roman için ne kadar yerinde olmuş tartışılır ancak bu alanda iyi bir deneme olduğunu söyleyebiliriz. 
Bu kitapta, insana dair bir şeyler var. Bir başka deyişle insana haslık, küçük bir kasabanın verdiği saflık, yapmacıksız bir doğallık ve tatlı su kurnazı denen türden bir çakallık var romanda adı geçen herkeste. Ama dediğim gibi, en vahşet dolu sahnelerde bile duygusallık ve katışıksız bir insanlık var bu kitapta.
Tüm bunları, ölülerle konuşan Huriye’ye bakınca da görebiliyorsunuz, Huriye ortadan kaybolunca geride kalanlarda bıraktığı izlere bakarken de. Akıde’ninçocuğunun babasını merak ederken bile insana dair bir duygu yoğunluğuna kapılıyorsunuz. Rıza katil mi değil mi, ölmüş bir amca mı öldürülmüş bir amca mı daha iyi, Mesut’un hikayeleri doğru mu yoksa beyninin ona oynadığı bir oyun mu sorularına cevap ararken de, hep bu naif insanlık halinin üzerinize çöktüğünü göreceksiniz. Kitap bitene dek bu böyle sürecek ve morgları, gasilhaneleri, cenaze evlerinin Karadeniz’e ve Karadenizlilere has hallerini ezberleyeceksiniz. Yer yer Mesut’a ve zorla içine çekildiği yeni yaşamına iğrenerek bakacak, yer yer Mesut’a kızacak ve bu ne bencillik be adam diyecek ve “Çay içelim mi?” sorusuyla sayısız kere karşılaşmaktan bıkacaksınız.
Romanın olumlu, olumsuz tüm yönlerini bir yana bırakacak olursak, bu kitabı okumanız için 1960’ların Karadeniz’ini merak ediyor olmanız bile yeterli. Hele ki, oraları, oralarda hiç bulunmamış birinin ağzından dinliyor olmanız, sizi bu kitaba bağlayacak en önemli noktalardan biri. Gerçi romanın kahramanı oraları bilmiyor ama yazarımız Hamdi Koç Fatsa’lı toprak ağası bir ailenin çocuğu aslında. Bu noktada da, yazarın ustalığını göz ardı etmemek ve bildiği duyguları, bildiği bir yaşamı, adetleri, gelenekleri, bilmiyormuşçasına aktarışını alkışlamak gerek. 
İnsan ruhunun derinliklerine cesurca inen ve oralarda yakaladığı tüm duyguları umarsızca ama bir o kadar da samimiyetle ortaya seren yazarı, takdir etmek istiyorum. Yazardaki cesareti, sizin de hayal ettiğiniz ama dile getiremediğiniz şeyleri dillendirebildiği için kıskanabilirsiniz belki. Kitap bittiğinde, arkanıza yaslanıp şöyle bir düşüneceksiniz: “Bu hikâye gerçek mi kurgu mu?” Sanki bir şeyler var gerçeği kurgu gibi göstermek zorunda bırakan diyeceksiniz. Sanki birinden dinlenmiş ve sonra isimleri değiştirilerek romana dönüştürülmüş olabilir mi diye şüpheleneceksiniz. İnanın, okuyunca bana hak vereceksiniz. 

NİHAL YORMAZ 
(Ayraç Dergisi - Aralık 2014 Sayısı) 

4 Şubat 2015 Çarşamba

Haruki Murakami - Zemberekkuşu’nun Güncesi

Japonlar ne yapsa beğeniyorum, ne yazsa okuyorum, ne çizse hoşuma gidiyor. Çünkü bize ilginç gelecek derecede mükemmeliyetçiler ve iyi yapamayacakları hiçbir işe burunlarını sokmuyorlar. Edebiyatçıları da bu yolu izliyor. İşte bu yüzden yaptıkları hiçbir iş Çin malları gibi ucuza gitmiyor.

Utanarak ve biraz da sıkılarak itiraf ediyorum ki bu kadar övmeme ve yaptıkları her şeyi severim dememe karşın Haruki Murakami gibi efsane bir yazarla daha yeni tanıştım. Edebiyat tutkunu arkadaşlarımdan birinin tavsiyesi üzerine alıp süs olarak kitaplığımın bir kenarına koyduğum yazarın tuğla gibi olan iki kitabının isimleri şöyle: Zemberekkuşu’nun Güncesi ve Sahilde Kafka. Bir yıldan fazladır kenar süsü görevi gören, kolilerle oradan oraya taşınan, bir kitaplıktan diğerine transfer olan bu İngiliz tuğlalarını, kendimle ve hayatımla ilgili bazı önemli kararlar aldığım ve inzivaya çekildiğim bir dönemde elime aldım. İlk seçtiğim kitap içgüdüsel olarak "Zemberekkuşu’nun Güncesi" oldu. Gerek ismiyle, gerekse görsel kapak tasarımıyla beni çağırıyordu adeta. Daha onuncu sayfada anladığım şey ise; bu kitabın doğru seçim olduğuydu. Kitabı, hem doğru zamanda hem de doğru bir psikolojiyle okumaya başladığımı fark ettim. Her satırda biraz daha cezbetmeye, beni biraz daha içine çekmeye, zihnimdeki derin kör kuyuya yolculuğa zorluyordu. “Kuyu”. Bu kitap, bu metafor üzerine kurgulanmış üç ana ve birçok ara başlıktan oluşuyor. Ana başlıklar şöyle:

1. Hırsız Saksağan

2. Kâhin Kuş

3. Kuşçu

Kitap boyunca sayısız konu içinde yüzdüğünüzü düşünseniz de aslında temelde şu iki ana konu üzerinde dönüp dolaşıyorsunuz:

· Birincisi; romanın kahramanı Toru Okada’nın özel hayatı, sorunları, takip edeceği yol, bulacağı çözümler.

· İkincisi; Toru Okada’nın hayatındaki insanların, hayvanların ve cisimlerin Okada’ya etkileri.

Yazar, masalla gerçek arasında gidip gelen ve kendini bulmaya çalışan Toru Okada’yı tasvir ederken öyle etkileyici öğeler kullanıyor ki, 738 sayfa sonunda gelen final açıkçası biraz hayal kırıklığı yaratıyor. Kitapta son zamanların yıldıran roman anlayışı postmodernizmle karşı karşıya kalıyoruz. Kendini bulayım derken dünyadan kopan, gittiği yerle döndüğü yer arasında bocalayan, cinsellik sorunları ayyuka ulaşmış, ensest birtakım tuhaflıklar sergileyen, erotikten öte pornografik bir resim çizen tuhaf tiplemelerle dolu kitap, postmodern olduğu kadar, psikolojik gerilim özelliği de taşıyor. Murakami’nin takdiri fazlasıyla hak eden hayal gücü, hikâye anlatmadaki başarısıyla birleşince kitap, içinde yüzülesi bir derya oluyor. Neredeyse boğulacak gibi olduğunuz birçok âna şahitlik edeceğiniz yolculuk hakkında çok da fazla ipucu vermek istemiyorum lakin gerilim romanı yaparken biraz da Japonya tarihinden, Çin’de, Mançurya’da, Moğolistan’da yaşananlardan bahsedip, romanı multistyle bir esere dönüştürme çabasını da çok zorlama bulduğumu söylemeden geçemeyeceğim. Bu bölümleri kendi gerçekliğinde değerlendirdiğimizde ise sahnelerin gözlerimizin önüne tüm canlılığıyla getirebileceğimiz kadar başarıyla renklendirilmesini hayranlıkla seyre dalıyoruz. Bu özelliği de zaten romanın en güçlü yanı.

Kitap; başlarda bu konu nereye gidecek, bir kuyu vardı bu kitapta birilerinden duymuştum acaba konu oraya ne zaman bağlanacak diyerek başlıyor ve gerçek bir yavaşlıkla adım adım ilerliyor. Başkahramanımız Toru Okada eşi Kumiko’nun “Sen otur, ne zaman çalışmak istersen o zaman çalışırsın. Ben çalışıyorum nasılsa, şimdilik idare ederiz.” sözlerini son derece ciddiye alarak, çalışma hayatını tamamen bırakmış, işsiz, güçsüz, sorunlu bir adam tiplemesi. Aslında her şey bir gün çiftin kedilerinin kaybolmasıyla başlıyor. Toru Okada onu arayayım derken kendini acayip bir sokakta yeni yetme bir kızla sohbet ederken, garip garip kadınlardan gelen telefonlarla uğraşırken buluyor. Romanda neyin masal, neyin gerçek, neyin rüya olduğunu anlayamadığınız birçok satır olacak, şimdiden hazırlıklı olun buna. Rüyalar, büyüler, falcılar, inler, cinler, savaşlar, insanlar, hayvanlar, leşler, sinir bozucu diyaloglar, verilmesi gereken cevapları bir türlü ver(e)meyen kekeme akıllı insanlar, cinsellik, psikoloji, sosyoloji, toplumsal siyasi yozlaşma, işkence, baskı, macera, fantastik ve gizemli birçok öğe kitapta birbiri içine geçmiş durumda. Haydaa buyur buradan yakçı oluveriyorsunuz ister istemez.

Murakami, romanında Toru Okada’dan yola çıkarak ve hatta onu merkeze alarak, ilişkileri, aşkı, parayı, ünü, şanı, şöhreti, politikayı, günlük hayatı fantastik bir kurguyla, kahramanımızın üzerinden aktarmayı denemiş. Bana kalırsa yer yer başarsa da bazen “kestik” deyip filmi başa sarasınız geliyor.

Ancak tüm bu öğeler arasında öyle güzel bir matafor var ki işte kitaba beni bağlayan da o oldu: KUYU. Yukarıda da bahsettiğim gibi kitap, bu metafor üzerinden yürüyor. Neler çıkıyor insanın içindeki kör kuyudan vay bee dedirtiyor. Bana kalırsa kitap bu haliyle sadece kendini kuyuya kapatmış sorunlu biri üzerinden yürüseymiş de olurmuş fakat başka başka bin tane hikâye anlatmayı, birçok gereksiz tekrarla insanı bunaltmayı, romanı uzattıkça uzatmayı seçmiş yazar. Okunmuyor mu? Okunuyor. Akıyor da üstelik. Sadece sona gelindiğinde bunun için mi okuduk, daha yaratıcı bir son olamaz mıydı diye düşünüyor ve Aşk-ı Memnu finalindeki Behlül Kaçar repliğinde olduğu gibi aval aval bakakalıyorsunuz. Ne berbat son demekten kendinizi alamıyorsunuz.

Sonuç itibariyle bol spoiler verdiğim bu yorumlarımı şöyle özetleyebilirim: Kitap mükemmel bir edebî eser değil ancak harika bir yaratıcı zekâ ve hayal gücünün ürünü. Benim diyen edebiyatçının yapamayacağı tasvirleri, kanlı canlı hakkını vere vere yapan yazarımıza burada alkışı borç bilirim. Saygıyla önünde eğilirim. Ki zaten bu kadar satırı da insan beğenmediği bir eser için yazmaz zannımca. Bir başlayın, zamanın nasıl aktığını, konunun nasıl ilerlediğini anlayamadan kitabı bitirmiş olacaksınız.

Son bir hatırlatma da kitabın +18 olduğu :) Ben şimdi Sahilde Kafka’yla devam ediyorum. Size de iyi okumalar diliyorum.