Japonlar ne yapsa beğeniyorum, ne yazsa okuyorum, ne çizse hoşuma gidiyor. Çünkü bize ilginç gelecek derecede mükemmeliyetçiler ve iyi yapamayacakları hiçbir işe burunlarını sokmuyorlar. Edebiyatçıları da bu yolu izliyor. İşte bu yüzden yaptıkları hiçbir iş Çin malları gibi ucuza gitmiyor.
Utanarak ve biraz da sıkılarak itiraf ediyorum ki bu kadar övmeme ve yaptıkları her şeyi severim dememe karşın Haruki Murakami gibi efsane bir yazarla daha yeni tanıştım. Edebiyat tutkunu arkadaşlarımdan birinin tavsiyesi üzerine alıp süs olarak kitaplığımın bir kenarına koyduğum yazarın tuğla gibi olan iki kitabının isimleri şöyle: Zemberekkuşu’nun Güncesi ve Sahilde Kafka. Bir yıldan fazladır kenar süsü görevi gören, kolilerle oradan oraya taşınan, bir kitaplıktan diğerine transfer olan bu İngiliz tuğlalarını, kendimle ve hayatımla ilgili bazı önemli kararlar aldığım ve inzivaya çekildiğim bir dönemde elime aldım. İlk seçtiğim kitap içgüdüsel olarak "Zemberekkuşu’nun Güncesi" oldu. Gerek ismiyle, gerekse görsel kapak tasarımıyla beni çağırıyordu adeta. Daha onuncu sayfada anladığım şey ise; bu kitabın doğru seçim olduğuydu. Kitabı, hem doğru zamanda hem de doğru bir psikolojiyle okumaya başladığımı fark ettim. Her satırda biraz daha cezbetmeye, beni biraz daha içine çekmeye, zihnimdeki derin kör kuyuya yolculuğa zorluyordu. “Kuyu”. Bu kitap, bu metafor üzerine kurgulanmış üç ana ve birçok ara başlıktan oluşuyor. Ana başlıklar şöyle:
1. Hırsız Saksağan
2. Kâhin Kuş
3. Kuşçu
Kitap boyunca sayısız konu içinde yüzdüğünüzü düşünseniz de aslında temelde şu iki ana konu üzerinde dönüp dolaşıyorsunuz:
· Birincisi; romanın kahramanı Toru Okada’nın özel hayatı, sorunları, takip edeceği yol, bulacağı çözümler.
· İkincisi; Toru Okada’nın hayatındaki insanların, hayvanların ve cisimlerin Okada’ya etkileri.
Yazar, masalla gerçek arasında gidip gelen ve kendini bulmaya çalışan Toru Okada’yı tasvir ederken öyle etkileyici öğeler kullanıyor ki, 738 sayfa sonunda gelen final açıkçası biraz hayal kırıklığı yaratıyor. Kitapta son zamanların yıldıran roman anlayışı postmodernizmle karşı karşıya kalıyoruz. Kendini bulayım derken dünyadan kopan, gittiği yerle döndüğü yer arasında bocalayan, cinsellik sorunları ayyuka ulaşmış, ensest birtakım tuhaflıklar sergileyen, erotikten öte pornografik bir resim çizen tuhaf tiplemelerle dolu kitap, postmodern olduğu kadar, psikolojik gerilim özelliği de taşıyor. Murakami’nin takdiri fazlasıyla hak eden hayal gücü, hikâye anlatmadaki başarısıyla birleşince kitap, içinde yüzülesi bir derya oluyor. Neredeyse boğulacak gibi olduğunuz birçok âna şahitlik edeceğiniz yolculuk hakkında çok da fazla ipucu vermek istemiyorum lakin gerilim romanı yaparken biraz da Japonya tarihinden, Çin’de, Mançurya’da, Moğolistan’da yaşananlardan bahsedip, romanı multistyle bir esere dönüştürme çabasını da çok zorlama bulduğumu söylemeden geçemeyeceğim. Bu bölümleri kendi gerçekliğinde değerlendirdiğimizde ise sahnelerin gözlerimizin önüne tüm canlılığıyla getirebileceğimiz kadar başarıyla renklendirilmesini hayranlıkla seyre dalıyoruz. Bu özelliği de zaten romanın en güçlü yanı.
Kitap; başlarda bu konu nereye gidecek, bir kuyu vardı bu kitapta birilerinden duymuştum acaba konu oraya ne zaman bağlanacak diyerek başlıyor ve gerçek bir yavaşlıkla adım adım ilerliyor. Başkahramanımız Toru Okada eşi Kumiko’nun “Sen otur, ne zaman çalışmak istersen o zaman çalışırsın. Ben çalışıyorum nasılsa, şimdilik idare ederiz.” sözlerini son derece ciddiye alarak, çalışma hayatını tamamen bırakmış, işsiz, güçsüz, sorunlu bir adam tiplemesi. Aslında her şey bir gün çiftin kedilerinin kaybolmasıyla başlıyor. Toru Okada onu arayayım derken kendini acayip bir sokakta yeni yetme bir kızla sohbet ederken, garip garip kadınlardan gelen telefonlarla uğraşırken buluyor. Romanda neyin masal, neyin gerçek, neyin rüya olduğunu anlayamadığınız birçok satır olacak, şimdiden hazırlıklı olun buna. Rüyalar, büyüler, falcılar, inler, cinler, savaşlar, insanlar, hayvanlar, leşler, sinir bozucu diyaloglar, verilmesi gereken cevapları bir türlü ver(e)meyen kekeme akıllı insanlar, cinsellik, psikoloji, sosyoloji, toplumsal siyasi yozlaşma, işkence, baskı, macera, fantastik ve gizemli birçok öğe kitapta birbiri içine geçmiş durumda. Haydaa buyur buradan yakçı oluveriyorsunuz ister istemez.
Murakami, romanında Toru Okada’dan yola çıkarak ve hatta onu merkeze alarak, ilişkileri, aşkı, parayı, ünü, şanı, şöhreti, politikayı, günlük hayatı fantastik bir kurguyla, kahramanımızın üzerinden aktarmayı denemiş. Bana kalırsa yer yer başarsa da bazen “kestik” deyip filmi başa sarasınız geliyor.
Ancak tüm bu öğeler arasında öyle güzel bir matafor var ki işte kitaba beni bağlayan da o oldu: KUYU. Yukarıda da bahsettiğim gibi kitap, bu metafor üzerinden yürüyor. Neler çıkıyor insanın içindeki kör kuyudan vay bee dedirtiyor. Bana kalırsa kitap bu haliyle sadece kendini kuyuya kapatmış sorunlu biri üzerinden yürüseymiş de olurmuş fakat başka başka bin tane hikâye anlatmayı, birçok gereksiz tekrarla insanı bunaltmayı, romanı uzattıkça uzatmayı seçmiş yazar. Okunmuyor mu? Okunuyor. Akıyor da üstelik. Sadece sona gelindiğinde bunun için mi okuduk, daha yaratıcı bir son olamaz mıydı diye düşünüyor ve Aşk-ı Memnu finalindeki Behlül Kaçar repliğinde olduğu gibi aval aval bakakalıyorsunuz. Ne berbat son demekten kendinizi alamıyorsunuz.
Sonuç itibariyle bol spoiler verdiğim bu yorumlarımı şöyle özetleyebilirim: Kitap mükemmel bir edebî eser değil ancak harika bir yaratıcı zekâ ve hayal gücünün ürünü. Benim diyen edebiyatçının yapamayacağı tasvirleri, kanlı canlı hakkını vere vere yapan yazarımıza burada alkışı borç bilirim. Saygıyla önünde eğilirim. Ki zaten bu kadar satırı da insan beğenmediği bir eser için yazmaz zannımca. Bir başlayın, zamanın nasıl aktığını, konunun nasıl ilerlediğini anlayamadan kitabı bitirmiş olacaksınız.
Son bir hatırlatma da kitabın +18 olduğu :) Ben şimdi Sahilde Kafka’yla devam ediyorum. Size de iyi okumalar diliyorum.