“İnsanın sesi değiştiyse, içinde bir şey ölmüş demektir.” diyor romanın bir satırı ve benim için orada başlıyor farklı bir deneyim. O satırları okuyana kadar, fark etmiyorum zaman içinde sesimin değişmiş olduğunu. Ama yazar fark et ve öyle devam et diyor.
Hamdi Koç, ta yaratıldığı ilk anda kendine bahşedilmiş üstün yazma yeteneğine sahip bir yazar. Uzun süre tartışılacak kalın, hem de çok kalın bir romanla “Çıplak ve Yalnız” ile 2013 yılında raflardaki yerini aldı ve bu romanını 2014 yılının Haziran ayında 43. Orhan Kemal Roman Armağanı ile taçlandırdı.
İlk başta 600 sayfa olmasıyla dikkat çekiyor roman. Eyvah diyor insan, gözü korkuyor eline alanın. Ama okumaya başlayınca fark ediliyor içeride ne kadar sıradan, günlük ama akıcı bir dil kullanılmış olduğu. Hemen her satırında aynı anda hem güldürüp, hem düşündüren bir üslubu var yazarın ancak o kadar uzun ki kitap, okudukça ve sayfalar ilerledikçe yazarın üslubuna alışıyorsunuz ve meraklanmak yerine üzerinize bir rehavet çöküyor. Neden bu kitap 250 sayfa yazılıp bırakılmamış ki demeniz de muhtemel. Özellikle de gelişme bölümünün 500. sayfada birdenbire bitip, son 100 sayfanın sonuç bölümüne ayrılmasına ve hatta sonuç bölümünün kitabı daha fazla uzatırsak tadı kaçacak dercesine geçiştirilmesine de bozulmamak elde değil. Kitapla ilgili en büyük yıkımınızın bu olacağını söylersem mübalağa etmiş olmam sanırım.
Bir başka üzerinde durulması gereken nokta ise yazarın baştan beri övgüyle bahsettiğim akıcı üslubunun bir edebiyat ödülü almak için ne derece uygun olduğu. Belki de tam bu noktada aklımıza Louis Ferdinand Céline’inşu sözlerini getirmeliyiz: “Edebiyata inanmıyorum ama bu konuda çok yetenekliyim.” Bir eserin böyle bir ödülü hak etmesi için, türdeşleriyle aynı dili kullanması bir mecburiyet mi? Yazarın, yapmak istediği şey ağdalı, bol aforizmalı, şiirsel bir dil kullanmak mıydı acaba? Ya da kendini bir türe sokmak, kitapçı reyonlarındaki levhalardan birinde herhangi bir kategoride olmak, bir edebiyat ödülüne layık olmak için kendi gibi yazmaktansa, daha ağır bir dil kullanmak gibi kaygılartaşımış mıydı yazar? Ya da taşımalı mıydı? Bana kalırsa yazar, kendini bilinen bir kalıbın içine sokmamış, oçarkın bir parçası olmak yerine, kendi zembereğinde dönmüş, kendi bildiği, dilediği ve hissettiği gibi yazıp, yazdıklarını bir armağanla ödüllendirmiş ve işte tam da bu sebeplerle güzel, farklı, okunası ve ödüle layık bir roman olmuş.
Peki, neler var bu romanda? Uzun süre tartışılacak, çarpıcı bir hikâyeyi konu edinen romanda Kafka’dan, Yusuf Atılgan’dan, Oğuz Atay’dan alıntılar bulmakla kalmayıp Mesut Akarsu karakterinin hayatı üzerinden 1960’ların Türkiye’sine nostaljik bir yolculuk yapıyorsunuz. Ankara’daki bekâr evinde telefonla aldığı amcasının ölüm haberinin ardından Ünye’ye, ailesinin memleketine doğru maceralı, bol hikâyeli bir yolculuğa çıkan Mesut Akarsu, okuyucuyu hem kendinin hem de ülkenin geçmişinin karanlık yönleriyle yüzleşmeye çağırıyor. Mesut’u Ünye’de, hayatı boyunca hiç tanımadığı ancak hayatının geri kalanında istese de istemese yanında olacak AllahŞükür, Şah, Felek, Akide ve Asiye gibi, Yasemin, Hikmet ve Muzaffer Amca gibi çok farklı, çok sıra dışı insanlar bekliyor. Adları gibi nevi şahsına münhasır bu roman karakterleri de kitap boyunca en yakın tanıdıklarınız haline geliyorlar.Dürüst, dobra, bir miktar patavatsız, çokça bencil ama bir o kadar da meraklı Mesut yani baş kahraman, birden bire kendini toplu mezarlarla, hayaletlerle, tuhaf sanrılarla ve açıklanamayan metafizik öğelerle mücadele ederken buluyor. Kitapta bu metafizik öğelere yer verilmesi, Ünye köylüsüne yaptırılan zorlama felsefi diyaloglar, roman için ne kadar yerinde olmuş tartışılır ancak bu alanda iyi bir deneme olduğunu söyleyebiliriz.
Bu kitapta, insana dair bir şeyler var. Bir başka deyişle insana haslık, küçük bir kasabanın verdiği saflık, yapmacıksız bir doğallık ve tatlı su kurnazı denen türden bir çakallık var romanda adı geçen herkeste. Ama dediğim gibi, en vahşet dolu sahnelerde bile duygusallık ve katışıksız bir insanlık var bu kitapta.
Tüm bunları, ölülerle konuşan Huriye’ye bakınca da görebiliyorsunuz, Huriye ortadan kaybolunca geride kalanlarda bıraktığı izlere bakarken de. Akıde’ninçocuğunun babasını merak ederken bile insana dair bir duygu yoğunluğuna kapılıyorsunuz. Rıza katil mi değil mi, ölmüş bir amca mı öldürülmüş bir amca mı daha iyi, Mesut’un hikayeleri doğru mu yoksa beyninin ona oynadığı bir oyun mu sorularına cevap ararken de, hep bu naif insanlık halinin üzerinize çöktüğünü göreceksiniz. Kitap bitene dek bu böyle sürecek ve morgları, gasilhaneleri, cenaze evlerinin Karadeniz’e ve Karadenizlilere has hallerini ezberleyeceksiniz. Yer yer Mesut’a ve zorla içine çekildiği yeni yaşamına iğrenerek bakacak, yer yer Mesut’a kızacak ve bu ne bencillik be adam diyecek ve “Çay içelim mi?” sorusuyla sayısız kere karşılaşmaktan bıkacaksınız.
Romanın olumlu, olumsuz tüm yönlerini bir yana bırakacak olursak, bu kitabı okumanız için 1960’ların Karadeniz’ini merak ediyor olmanız bile yeterli. Hele ki, oraları, oralarda hiç bulunmamış birinin ağzından dinliyor olmanız, sizi bu kitaba bağlayacak en önemli noktalardan biri. Gerçi romanın kahramanı oraları bilmiyor ama yazarımız Hamdi Koç Fatsa’lı toprak ağası bir ailenin çocuğu aslında. Bu noktada da, yazarın ustalığını göz ardı etmemek ve bildiği duyguları, bildiği bir yaşamı, adetleri, gelenekleri, bilmiyormuşçasına aktarışını alkışlamak gerek.
İnsan ruhunun derinliklerine cesurca inen ve oralarda yakaladığı tüm duyguları umarsızca ama bir o kadar da samimiyetle ortaya seren yazarı, takdir etmek istiyorum. Yazardaki cesareti, sizin de hayal ettiğiniz ama dile getiremediğiniz şeyleri dillendirebildiği için kıskanabilirsiniz belki. Kitap bittiğinde, arkanıza yaslanıp şöyle bir düşüneceksiniz: “Bu hikâye gerçek mi kurgu mu?” Sanki bir şeyler var gerçeği kurgu gibi göstermek zorunda bırakan diyeceksiniz. Sanki birinden dinlenmiş ve sonra isimleri değiştirilerek romana dönüştürülmüş olabilir mi diye şüpheleneceksiniz. İnanın, okuyunca bana hak vereceksiniz.
NİHAL YORMAZ
(Ayraç Dergisi - Aralık 2014 Sayısı)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder