25 Temmuz 2015 Cumartesi

Gâvur Mahallesi'nde Tarihe Yolculuk


Yıllar yılı ötekileştirilmenin en uç noktasını yaşadığımız coğrafyamız topraklarında bizlerden, hele ki büyükşehirlerde büyümüş anne babadan geçme Anadolulu biçarelerden çok daha Anadolulu bir yazarla karşı karşıyayız: Mıgırdiç Margosyan. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümü mezunu olan Margosyan, 1966-1972 yılları arasında Üsküdar Surp Haç Tıbrevank Ermeni Lisesi’nde müdürlüğün yanı sıra felsefe, psikoloji, Ermeni dili ve edebiyatı öğretmenliği yapmış, bugünse Ermeni edebiyatına adını altın harflerle kazımış Ermeni bir yazar.


Biz sanırız ki Ermeniyse çok acayiptir, bambaşka bir insandır, bizlere benzemez, halimizden anlamaz. Oysaki gelenek göreneklerimizden tutun da sofra adabımıza, erkek çocuğa düşkünlüğümüzden tutun da atasözlerimize, evlilik ritüellerimizden ölü arkasından dağıtılan yemeklerimize kadar tamamen aynı kültürün insanlarıyız. Başkalaştırmaya bayıldığımızdan, ötekileştirince iyi bir şey yaptığımızı, vatanımıza sahip çıktığımızı sandığımızdan, yıllar yılı Osmanlı topraklarında yan yana evlerde huzur içinde yaşadığımız bir etnik ırka, yüz çevirmişiz. Yazık ki ne yazık. İşte Margosyan, amacı hiç de o olmamasına rağmen gözümüze gözümüze sokuyor bu ayıbımızı. Kimseye öfkeli olduğundan, dışlanmanın öcünü almaya çalıştığından değil, Diyarbakır topraklarında yaşayıp onbeş yaşına kadar anadili Ermeniceyi öğrenemeyişini, şehirde Ermeni okulu olmadığından anadilinde eğitim görememiş bir Türkiye vatandaşı olarak yaşadıklarını çok tatlı ve yumuşak bir üslupla okuyucusuyla buluşturmayı istediğinden yazmış Gâvur Mahallesini. İyi ki de yazmış. Ne kadar geç fark etmiş olursanız olun, mutlaka keşfetmeniz gereken bir yazar ve eser.


Gâvur Mahallesi mi? O nasıl isim öyle diyorsunuz biliyorum ama var öyle bir yer. Hani şu Diyarbakır’da Ermenilerin Kürtlerle, Türklerle, Yahudilerle ve Süryanilerle iç içe, komşu komşuya yaşadığı, diğer adı "Hançepek" olan mahalle. Margosyan’ın 1938 yılında ebe Kure Mama tarafından doğurtulduğu küçücük bir yer. Diyarbakır’ın daracık sokakları arasında sıkışıp kalmış bu mahalle, adında bas bas bağıran ötekileştirilmişliğe inat; farklı gelenek, görenek, din ve dilleri ortak bir kültürde birleştirmeyi başarıyordu. Bugünse zamanının ünlü Gâvur Mahallesinden geriye kala kala üç beş Ermeni ailesi, bir de namı yürüyüp gitmiş olan adı kalmış. Artık o topraklarda, o eski çeşitliliği, o eski birliği ve bir o kadar da farklılığı bir arada bulmak maalesef ki imkânsız.


Yazar, kitapta sizi o küçücük mahallede öyle bir gezintiye çıkarıyor ki; bu gezintiyi adeta sihirli bir değnek değmişçesine tam da olayların yaşandığı mekânların içine girerek yaşıyorsunuz. Margosyan, yaşayan ve yaşatan tasvirleriyle mahalleyi öylesine güzel ve gerçeğine uygun anlatıyor ki; kendinizi bu anlatı içerisinde bambaşka güzellikte bir diyarda hissediyorsunuz. Bu kadar övgüyle bahsediyorum yazardan çünkü bunu gerçekten fazlasıyla hak ediyor. Neden diyecek olursanız hiç görmediğiniz, hatta hakkında hiçbir fikrinizin olmadığı “Kure Mama, Papaz Arsen, Surp Giragos Kilisesi” gibi kişi ve mekânları, bir kameradan izliyormuşçasına net bir şekilde görmüş, tanımış kadar olmanızı sağlayabilmek, her öykücünün başarabildiği bir şey değil. Hele de bunu anadili Türkçe olmayan çok dilli bir mahallede büyümüş biri yapıyorsa önünde iki kez eğilmek gerekiyor. Margosyan, mahallenin çok dilliliğinden nasibini almış olduğundan kitabı üç dilde “Ermenice, Türkçe ve Kürtçe” yayınlatarak buradaki kültür ve dil çeşitliliğini, bir kez de bu şekilde vurgulamış oluyor.


Anlatırken hep “Bizim oralarda” diyerek başlıyor sözlerine çünkü o da oraya, o mahalleye ait ve o mahallenin çocuklarından biri. Dini farklı olsa da oradakilerle aynı dili konuşuyor, aynı sokaklarda top koşturuyor, aynı havayı soluyor. Ancak hiçbir zaman top oynama önceliğine sahip olamayan kendi gibi Ermeni olan arkadaşlarıyla birlikte daima “haço” (haç takanlar) lakabıyla çağrılıyor. Haço aşağı, Haço yukarı. Öteki olmak da o zamanlarda başlıyor.


“Söyle Margos Nerelisen, Biletimiz İstanbul'a Kesildi, Tespih Taneleri, Kirveme Mektuplar, Kürdan” yazarın kitaplarından yalnızca birkaçı. Öykülerini, anadillerini bilmeyen birçok Ermeni’ye ulaşabilmek adına Türkçe yazmayı tercih etse de Margosyan, ilk kitabı "Gâvur Mahallesi"ni ilk önce Ermenice olarak yazmış ve 1984’de bu kitap; Ermenice "Mer Ayt Goğmerı" (Bizim Oralar) adıyla yayınlanmış. 1992’de Türkçesi “Gâvur Mahallesi”, 1994’te ise Kürtçesi "Li Ba Me Li Wan Deran" yayınlanmış ve kitap 1988’de ona bir de Paris’te, Ermenice yazan yazarlara verilen Eliz Kavukcuyan Edebiyat Ödülü’nü getirmiş.


Margosyan, öykülerinde yaşadıklarını, aynen olduğu ve gördüğü gibi anlatarak okuyucusuyla arasında sıcak bir bağ kuruyor ve bunu kitabının başındaki şu temennisiyle de vurguluyor:



“Yazılarımda bizim oraları anlattım,

gördüğüm ve yaşadığım gibi.

Tipleri ve adlarını hemen hemen aynen

verdim, değiştirmeden, oldukları gibi. 

Onlardan, o bacolardan, o dayılardan, 

o amcalardan çoğu öte tarafa göçmüşlerdir. 

Adları, hatıraları biraz da bu 
satırlarda, bu kitapta yaşasın”.


Başta da söylediğim gibi kitapta, ötekileştirilmenin en uç noktalarında yaşadığımız günümüz coğrafyasında bir zamanlar birlikte yaşayabildiğimizi ve birlikte yaşayabilmenin bir kazanım olduğunu, ötekileştirmenin bizlere sonradan öğretildiğini ve bizi biz yapanın bu farklılıklar olduğunu görüyorsunuz. Üzülüyorsunuz ve neden sorusunu defalarca soruyorsunuz kendinize. İşin siyasî, politik, ulusal kısmını bir yana bırakıp sadece insana özgü bir birlik duygusuyla o günlere özlem duyuyorsunuz. Kitap ne Ermeni meselesinden bahsediyor ne de başka herhangi bir siyasi olaydan. Her şey ama her şey; yaşanmışlıklardan alıntı. Diyarbakırlı Ermenilerden olmasanız bile atalarınızdan ve kendinizden birçok parça buluyorsunuz kitapta. Her öykü sanki ayrı bir sosyolojik inceleme ve ortak bir geçmişin tasviri.

11 öykü yer alıyor kitapta; “Gâvur Mahallesi”, “Kure Mama”, “Güvercin”, “Şişli'de Yağmur”, “Ne Mutlu O İnsanlara Ki Bu Dünyada Fakirdiler”, “Dikran, Nazar, Haço ve Diğerleri”, “Tumas'ın Kızı”, “Bizler”, “Ekmek, Ekmek, Ekmek”, “Kığh Silva”, “Haço”.


Kitapta dikkatinizi çekeceğini düşündüğüm ilginç bir nokta var ki; o da Dikran adına sıkça rastlıyor oluşunuz. Evet, sıkça bu isme rastlıyorsunuz çünkü o zamanlar Gâvur Mahallesinde erkek çocuklarına Diyarbakır’ın Ermenice adı olan Dikranagerd isminden yola çıkarak en çok bu ad verilirmiş. Bunun bir başka nedeni de anne babaların erkek çocuklarını yere göre sığdıramayışları aslında. Çünkü Dikran ismi aynı zamanda Diyarbakır’da yaşamış bir kralın adı. Bu durumda oğlan çocuğu "kral gibi yaşasın" arzusu, bu geleneği doğurmuş dersek de abartmış olmayız sanırım. Uzun lafın kısası, farklı kültürlerin, dillerin, lezzetlerin ve dinlerin anlatısı olan bu kitapla tarihte bir yolculuğa çıkmaya hazırsanız, sizi “Gâvur Mahallesi” ile tanışmaya davet ediyorum. Okuduktan sonra bir durup düşünmeniz dileğiyle.


(Ayraç Dergisi - Nisan 2015)

Nihal YORMAZ

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder