30 Ağustos 2016 Salı

BİR DELİ: DALİ


Bu ayki konuğumuz, ilginç kıyafetleri, aykırı davranışları, din konusundaki değişken fikirleri ve sıra dışı resim tekniğiyle 20. yüzyılın en büyük sürrealist ressamı olarak tarihe adını altın harflerle kazımış Salvador Dali.

Dali, 11 Mayıs 1904’te İspanya’nın Katalonya bölgesinde bulunan Figueres kentinde, kendisinden 9 ay önce ölen 3 yaşındaki ağabeyinin ardından Salvador Dalí i Cusí ve Felipa Domenech Ferres çiftinin ikinci çocuğu olarak dünyaya gelir. Ailesi yeni doğan çocuklarına ikizi kadar benzeyen ölen ilk çocuklarının adını vererek Salvador’da ömür boyu sürecek bir kimlik bunalımının da temelini atmış olurlar. Öyle ki Dali, bütün çocukluğunu ailesinden, ölen ağabeyinin anılarını dinlemekle ve odasında asılı duran ağabeyinin resmine bakmakla geçirir. Salvador’un ilk gittiği yerin ağabeyinin mezarı olması da bu durumun trajedisini gözler önüne seriyor. Sanki o kendi başına bir birey değil de aslının ucuz bir kopyasıdır. Geçirdiği histeri krizleri ve uydurma teatral hareketlerle ailesinin dikkatini çekmeye çalışması da yaşadığı sorunların, kendini kabul ettiremeyişinin yarattığı öfkenin en büyük kanıtıdır aslında. Ancak Dali, bu davranışlarıyla ne amacına ulaşabiliyor ne de ailesi onun yaşadığı bu kimlik karmaşasının farkına varabiliyordu. Bu yüzdendir ki, yıllar sonra Dali, çocukluğunun üzerine kâbus gibi çöken hiç tanımadığı ağabeyi için, katıldığı bir söyleşide şu sözleri sarf eder:

-          Doğar doğmaz tapınılan bir ölünün ayak izlerinden yürümeye başladım. Beni severken aslında hala onu seviyorlardı ve hatta benden çok onu. Babamın sevgisinin bu sınırları, yaşamımın ilk günlerinden itibaren çok büyük bir yara oldu benim için.

Her ne kadar okuduğunuz bu ayrıntılardan sonra onun acılı bir çocukluk geçirmiş olduğunu düşünseniz de birçoklarına göre çok şanslı ve imtiyazlarla dolu bir çocukluğu vardır sanatçının. Özellikle de kız kardeşinin doğumundan sonra evin tek erkek çocuğu olmanın verdiği ayrıcalıkları son damlasına kadar kullanmakta hiçbir sakınca görmeyen ressam, son derece kaprisli ve şımarık tavırlar sergiler.

Ressamın hâlihazırda debelenen kişiliği maalesef ki sert ve otoriter bir babayla, sevecen ve anlayışlı bir anne arasında yaşanan çatışmalardan da nasibini alır. Fakat eğer bugün Dali’nin ismi dünyanın sayılı ressamları arasında anılıyorsa, ressam bunu kesinlikle annesine borçludur. Zira Dali’nin resim serüveni, annesinin desteğiyle başlar ve ömür boyu da devam eder. Annesinin meme kanserinden ölmesinin ardından Dali, hayata resimle tutunur ve derinden yaşadığı bu acıyı resim sayesinde unutmaya çalışır. Annesinin ölümünü hayatında aldığı en büyük darbe olarak tanımlayan ve ona taptığını dile getiren Dali için, yaşadığı sürece oğlunun kusurlarını sevgiyle örtmeyi başaran annesinin kaybını kabullenmek hiç de kolay olmaz. Annesine duyduğu sevginin zerresini dahi babasına duymayışının haklı sebeplerinden biri de, babasının annesinin ölümünden kısa bir süre sonra baldızıyla evlenmiş olmasıdır. Artık teyze dediği insan onun cici annesidir.

Dali, 1922’de 20’li yaşlarının başında Madrid San Fernando Güzel Sanatlar Kraliyet Akademisi’ne başlar fakat çok geçmeden siyasi sebeplerden dolayı geçici olarak okuldan uzaklaştırılarak Girona’da tutuklu kalır. 1925 yılında okula geri dönen ressam, aynı yıl Barcelona’da ilk kişisel sergisini açar. Resimlerinde o güne kadar eşine rastlanmamış çok farklı bir çizgi ve enteresan bir tarz kullanarak dikkatleri üzerine çekmeyi başaran Dali, zamanın ünlü eleştirmenleri tarafından büyük bir ilgi ve hayretle karşılanır. Bu sergi, kariyeri için güzel bir başlangıç olur. 1926 yılında Dali, Paris’e giderek büyük bir hayranlık ve saygı duyduğu Picasso ile tanışır. Bu tanışmanın ardından geçen birkaç yıl boyunca Dali’nin resimlerinde Picasso’nun etkisine rastlanması da bu hayranlığı ispatlar niteliktedir. Geçici bir süreyle uzaklaştırıldığı okulundan Paris gezisi sonrası temelli kovulan Dali’nin hayatında sıra askerliğe gelir. Savaşın kapıda olduğu ve Kıta Avrupası’nın kan ağladığı bir dönemde yaptığı askerliğinin hemen ardından yani 1928 senesinde ressam, yoluna ünlü sanat eleştirmenleri Lluís Montanyà ve Sebastià Gasch ile beraber Sanat Karşıtı Katalan Manifesto’yu yazarak devam eder. Üçlü, bu manifesto’da modernizm ve fütürizmi (gelecekçilik) savunur.

Günlük yaşamına entelektüel bir şekilde devam eden Dali’nin dış görünüşünün de değişmeye başladığı yıl olan 1929’a geldiğimizde Dali, yıllardır uzun kullandığı saçını kısacık kestirip briyantinlimeye ve asık suratlı bir ifade takınmaya başlar. 1929 senesinin ressam için yalnızca dış görünüşündeki değişikliklerle değil hayatındaki iki önemli gelişmeyle de bir dönüm olduğunu söylemek mümkün. Bunlardan ilki; arkadaşı Luis Buñuel ile beraber çektikleri Bir Endülüs Köpeği adlı avangart kısa film. Bu filmle oldukça önemli bir başarıya imza atan ikili, sürrealist sanat çevrelerinde ilgiyle karşılanır ve bu film sayesinde büyük bir ün kazanırlar. İkinci önemli olay ise kadınlara karşı pek ilgi göstermeyen Dali’nin, hayatının aşkı olacağını daha ilk görüşte anladığı ressam Joan Miró aracılığıyla tanıştığı sürrealist akımın öncülerinden olan Fransız ozan Éluard’ın karısı Helena İvanovna Diakonova yani nam-ı diğer Gala’yla karşılaşmasıdır. Bu yasak aşk çok kısa bir süre içinde uzun yıllar sonra evlilikle sonuçlanacak büyük bir aşka dönüşür.

Dali’nin Gala Aşkı

Belki de yeryüzünün tanık olabileceği gelmiş geçmiş en gerçeküstü ve sıra dışı aşkı onlarınki. 1929 yazında başlıyor her şey, yani Dali henüz 25 yaşındayken. Çiftin yolları ilk kez Dali’nin doğup büyüdüğü İber Yarımadası’nda bulunan Pireneler’in eteğindeki Cadaquès (Kadakez) sahil kentinde kesişiyor. Dali, burada bulunan baba evinde hemen her yaz yakın ressam arkadaşlarını ağırlıyor ve o yazki misafirleri de yakın arkadaşı olan Fransız ozan Paul Éluard ile Rus karısı Helena ve kızları Cecile oluyor. Ancak aile, yazı kentte bulunan bir otelde geçirmeye karar veriyor. Kaldıkları otelde onları karşılamaya giden Dali, kendisinden 10 yaş büyük Gala ismini verdiği Helena’yı görür görmez âşık oluyor. Nitekim Gala da bu aşka kayıtsız kalmıyor ve yaz sonunda Cecile ve Éluard Paris’e dönerken, Gala orada Dali ile kalıyor. Günümüzde bile cinayetle sonuçlanabilecek kadar büyük bir ihanet vakası olan bu aşk hikâyesi belki de yasak olduğu için bu kadar tutkulu yaşanmıştı. Dali’nin zaten kendisini bir türlü kabul edememiş olan ailesi bu olay karşısında oğullarıyla tüm bağlarını kesmiş fakat onların ilişkisi hiçbir zorluk karşısında yıkılmamıştı.

Yaşamları boyunca birçok tuhaf davranış sergileyen çiftin ilk buluşmaları da son derece ilginç. Dali, ilk buluşmalarını sembolik bir hale getirme amacıyla birtakım ön hazırlıklar yapmaya başlıyor. Önce soyunuyor ve kıyafetlerini göğüs uçlarını, göbek deliğini ve güneşten esmerleşmiş tenini açıkta bırakacak şekilde kesip katlıyor. Bir erkeğin takabileceği bir takı olmaktan çok uzak olan inci bir kolyeyle ve kulağına taktığı çiçekle de bu tuhaf görüntüsünü iyice anlaşılmaz bir hale getiriyor. Bununla da kalmayan Dali, traş olurken suratını kesmesi üzerine akan kanı balık yağı, keçi gübresi ve yağla harmanlayarak kendince özel bir karışım hazırlıyor fakat sonra pencereden Gala’yla buluşacağı plaja doğru baktığında Gala’nın güzelliğini görüp tüm bu saçmalıkları bir yana bırakarak olabildiğince normal bir hale bürünüp Gala’nın yanına gidiyor. Sanırım hayatınızda böylesi tuhaf bir ilk randevu ritüeli duymamışsınızdır.

Bu büyük aşk, ilişkilerinin 31. yılına yani Gala’nın eski eşi yeniden evlenene dek evlilik dışı bir şekilde devam ediyor. Nihayet 1958’de Figueres’in tepelerindeki küçük bir kilisede gözlerden uzak, sessiz sedasız bir nikâhla dünya evine giriyor âşıklar. Gerek ilişkinin başlangıcı gerekse Dali’nin kendisi gibi, bu evlilik de tuhaflıklarla dolu. Bu tuhaflıklardan en büyüğünün, Dali’nin babasının, oğlunu frengi hastalığı korkusuyla ilk gençlik çağı boyunca yaşayabileceği her şeyden uzak tutması ve bu sebeple Dali’nin içindeki yangının yıllar içinde söndürülemez bir hale gelerek, bu eksikliğini sapkınlık derecesinde hararetli bir evlilik hayatı yaşayarak bastırmaya çalışması olduğu söyleniyor.
Sebep ne olursa olsun sonuç bir tane; yaşadıkları şey vazgeçebilmenin mümkün olamayacağı kadar büyük bir duygu. Dali için Gala, bir sevgili, bir hayat arkadaşı, danışman, dost, esin kaynağı ve hatta hayatın anlamı yani her şey demektir. Dali, karısını devamlı mutlu etmeye çalışan aptal âşık rolündeyken, bu evlilikte kötü karakter rolü Gala’ya kalıyor. Buna en güzel örnek ise; Gala’nın Dali’nin kendisine hediye ettiği şatoya bile önceden randevu almadan gelmesini yasaklaması. Bunun en büyük sebebi ise dünyada görüp görebileceğiniz en çapkın kadınlardan biri olan Gala’nın, kendisinden çok daha ufak yaşta birçok sevgilisinin olması. Buna dahi göz yumacak kadar saplantılı bir aşk yaşayan ressam, karısı öldükten sonra onun şatosuna taşınıyor ve karısına yakın olabilmek için de karısının şatonun alt katına gömülmesini istiyor. Dali, bu aşkın büyüklüğünü şu sözleriyle de bir kez daha gözler önüne seriyor:

-          Gala’nın acısından -ki benim acımdır-, Gala’nın ölümünden -ki benim ölümümdür- başka hiçbir şey hayatıma dokunamaz.
Bu okuduklarınızın kulağa çok tuhaf geldiğinin farkındayım fakat her biri, dünyanın en ünlü ressamlarından biri olan Salvador Dali’nin gerçek aşk hayatından kesitler. Hatta belki de bildiklerimiz, bilmediklerimizin yanında bir hiç bile sayılabilir.

********************
Dali 1931 yılında en çok tanınmış eseri olan Belleğin Azmi tablosunu resmeder. Bu eser Eriyen Saatler adıyla da bilinir. Eserin bu adla anılmasının sebebi ise ressamın, geniş bir kumsal manzarası içinde eriyen cep saatlerini resmetmesidir. Sanat eleştirmenlerinin bir kısmı bu eseri katı ve değişmeyen zaman kavramına karşı bir protesto olarak yorumlarken, bir kısmı ise zamanın akıp gitmesini simgelediği şeklinde yorumlamışlardır. Fakat Dali bu eseri resmederken sıcak Ağustos güneşi altında eriyen Camembert (Kamamber) peynirinden ilham aldığını söyler. Bu eserin de tıpkı Da Vinci’nin Monalisa tablosunda olduğu gibi, tamamlandıktan sonra kırmızı şarapla ıslatıldığı söylenir. Eser 1934 yılından bu yana New York’taki Çağdaş Sanat müzesinde sergileniyor.

Dali, ilerleyen yıllarda Amerika’da açtığı bir sergi sayesinde burada büyük bir üne kavuşur ve Time dergisine kapak olur. 1937’de Hollywood’a giden ressam, burada zamanın en meşhur komedyenleri olan Marx kardeşlerle tanışarak onlara bir senaryo yazar. 1938 yılında ise büyük bir hayranlık beslediği ünlü psikolog Freud ile tanışır ve onun birkaç portresini resmeder. Dali, klasik sürrealistlerin yaptığı gibi bilinçaltının dışavurumuyla ilgilendiği için Freud’un yazılarını ve araştırmalarını ilgiyle takip eder. Freud cephesinden bakıldığında ise Dali, içten ve fanatik bir kişiliktir. İspanya’yı özleyen Dali 1936-1939 yılları arasında süregelen İspanya iç savaşını Francisco Franco kazanınca ülkesine dönmek arzusuyla yeni kurulan faşist rejimi desteklediğini açıklar. Hatta Franco’ya İspanya’yı, yok edici güçlerden temizlediği için teşekkür bile eder. Tabii bunlar olurken büyük bir çoğunluğu Marksist olan sürrealistler Dali’ye sırt çevirirler. Bu süreçte sürrealist grubun lideri Fransız yazar ve şair Breton ile Dali arasında bir sürtüşme yaşanmaya başlar. Breton, Dali’ye Avida Dollars (Dolar Heveslisi) derken Dalí ise buna "Le surréalisme, c'est moi!" (Sürrealizm benim!) sözleriyle cevap vererek Dali’nin ölümüne dek sürecek olan sürtüşmenin temellerini atmış olur. Bunun yanı sıra Dali yıllardır dinsiz olduğu bilinen bir ressamken birden bu konuda da bir değişikliğe giderek Katolik inancını benimser ve bu inancı resimlerine yansıtmaya başlar. Okuduklarınızdan sonra Dali’nin apolitik olduğuna inanmanız mümkün değil biliyorum ama o, öyle olduğunu her fırsatta dile getirmiş şahsına münhasır bir adam. Her hareketi ayrı bir spekülasyon olan Dali 1940’da İkinci Dünya Savaşı’ndan kaçmak amacıyla Gala’yla dünya turuna çıkar. George Orwell de onun bu hareketini ona “korkak fare” diyerek eleştirir. 1942’de “Salvador Dali’nin Gizli Hayatı” adını verdiği otobiyografisini yayınlar ki bu yazıyı yazarken bana rehber olan en büyük kaynak da bu kitabın ta kendisidir. 1945-1946 yıllarında Walt Disney ile Destino filminin yapımında görev alır. Hatta bu filmin 2003 yılında en iyi kısa animasyon filmi dalında Oscar aldığını da hatırlatmak istiyorum. Sanatçı, İspanya’ya kesin dönüş yaptığı 1949 yılı itibariyle bilimle ilgilenir olur ve Hiroşima’ya atılan atom bombasının etkisinde kalarak hayatının bu dönemine “Nükleer Mistisizm” adını verir. Bu bağlamda “Mistik Manifesto”yu yayınlar ve daha sonra da DNA moleküllerinin çift sarmallı yapısından etkilenip 23 yıl boyunca bu yapıdan esinlenerek 10 kadar tablo resmeder. Onun için DNA moleküllerinin çift sarmallı yapısı, Tanrı’nın varlığının kanıtıdır. Her konuda olduğu gibi bu konuda da tuhaf söylemlerde bulunmaktan geri durmayan ressamın şu sözlerine bir bakın:

-          Tanrı’ya inanıyorum ama inançlı değilim. Matematik ve bilim bana Tanrının olması gerektiğini anlatıyor ama inanmıyorum.

Belki de Dali’ye kısaca “çelişki” desek daha doğru olacak. Hayatının her dönemi çelişkiyle geçen böyle bir adamın kendisindeki bu tuhaflıkların farkında olması ise ayrı bir tartışma konusu. Hatta biz kendisine “çelişki” demekle yetinirken o kendini “deli” olarak tanımlıyor:

-          Bir deliyle benim aramda tek bir fark var. Deli, aklının yerinde olduğunu sanır, bense deli olduğumu biliyorum.

Ressam, bu dinsel karmaşa içinde yaşadığı döneme ait en önemli tablosu olan Çarmıha Gerilmiş İsa tablosunu 1954 yılında 5 aylık bir çalışmayla tamamlar. Bu çalışma günümüzde bile 20. yüzyılın en önemli dini resmi olarak kabul edilir. Bu resimde İsa’nın acı çekmeyen halde resmedilmiş olması Katolik çevrelerce eleştirilse de eserin büyüleyici bir yanı olduğunu inkâr etmek imkânsız.
10 Haziran 1982’de Dali’nin büyük aşkı Gala ölünce, ressam hayattan kopar ve resimden soğumaya başlar. Bu nedenle ölüm tarihi olan 23 Ocak 1989’a dek çok az sayıda eser verir. Doğum yeri olan Figueres’te kendi adını taşıyan müzenin mahzenine gömülen sanatçının başucunda Stephen Hawking, Erwin Schrödinger ve Matila Ghyka gibi ünlü fizikçi ve matematikçilerin kitaplarının bulunması ise bilime olan düşkünlüğünü gözler önüne sermektedir.

Belki de Dali sayısız tuhaf davranış sergilediği çılgın, akıl almaz, sıra dışı hayatından ilham alıyor ve bu sayede de her resmiyle adından bolca söz ettirmeyi başarıyordu. Ömrünü yalnızca sanata değil, bilime de adamış böylesine büyük bir ressamın hayatını irdelemekse inanın çok zor oluyor. Çünkü neresinden tutarsanız tutun bir tutarsızlıkla karşılaşıyor ve her seferinde biraz daha şaşırıyorsunuz. Fakat ressamın hayatındaki bunca tutarsızlığa rağmen tek bir konuda hiçbir zaman olmadığı kadar tutarlı davrandığına da tanık oluyorsunuz: Gala aşkı. İlham kaynağı, böylesi tutkulu bir aşk olan ressamın, her fırça darbesinin vurgun etkisi yaratması da işte bu kutsal duygudan kaynaklanıyor. Geleceğe kalacak böyle nice ressamın yetişmesi ve sanatla aşkın yekvücut olması dileklerimle, sanatla kalın.

Kaynakça:
1)      Frank Weyers (2005), Salvador Dali'nin Hayatı ve Eserleri, Literatür Yayınları
2)      Büyük Ressamlar Dizisi (2007), Salvador Dali, Boyut Yayın Grubu
3)      Salvador Dali (1948), The Secret Life of Salvador Dali. W. W. Norton & Company 
4) "Dali picture sprung from jail" (İngilizce), Erişim tarihi: 18 Mart 2015

(Siyah Sanat Dergisi Nisan 2015 sayısında yayınlanmış bu yazı Nihal Yormaz'a aittir.)

11 Temmuz 2016 Pazartesi

Sultanın Ressamı: Bellini

(Siyah Sanat Dergisi Haziran 2015 sayısında yayınlanmıştır.)

Aylardır Montmartre Ressamlar Tepesi’nin taş sokaklarında yaptığımız gezintiye biraz ara verip rotamızı Osmanlı’ya çeviriyoruz ve Fatih Sultan Mehmet zamanında esen Rönesans rüzgarına kaptırıyoruz kendimizi. Rüzgarı estiren ressam ise Gentile Bellini (Venedik 1429- 1507). Bizler Rönesans döneminin en ünlü ressamlarından biri olan Bellini’yi, yapmış olduğu Fatih Sultan Mehmet portresiyle tanıyoruz. Gelin birlikte hem Bellini’yi tanıyalım hem de İstanbul’da geçirdiği dönemle ilgili ilginç ayrıntılara, tarihin tozlu sayfaları arasında bir göz gezdirelim.

1429 yılında Venedik’te doğan ressam, resim yeteneğini kendisi gibi ressam olan ailesinden alır. Babası Jacop ve erkek kardeşi Giovanni de, devrin ünlü ressamlarındandır. İlk resim eğitimini babasının atölyesinde gören sanatçı, ağabeyi Giovanni gibi, eniştesi olan ressam Mantegna’nın sanatından etkilenir. Gentile, kariyerine dinsel temalı tablolar yaparak başlar. Ressamların çok saygı gördüğü bir dönemde yaşıyor olmaları, iki kardeş için de çok büyük bir avantajdır. Ünleri Floransa ve Venedik’te günden güne artan ressam kardeşler, Venedik'teki Scuola Grande di San Marco binasının içindeki tabloları da birlikte yapmışlardır.

Rönesans dönemi Venedik ekolünün en önemli temsilcilerinden biri olan ressamın namı, İstanbul’a kadar yayılır ve 1479'da Fâtih Sultan Mehmed Hân tarafından Osmanlı Sarayı’na davet edilir. Bir seneyi aşkın bir süre İstanbul'da kalan Bellini, burada Fâtih Sultan Mehmed Hân'ın meşhur II. Mehmed isimli portresini yapar. Şimdi gelin bu davetin öncesini, sonrasını ve detaylarını öğrenelim. 
1479 yılında imzalanan Osmanlı – Venedik Antlaşması; bir barış ve ticaret antlaşmasıdır. Yapılan antlaşmanın ardından Venedik’e giden Yahudi bir tacir, Venedik doçu Pietro Mocenigo’ya Fatih’ten bir mektup götürür. Mektupla Fatih’in doça ilettiği talep, oldukça ilgi çekicidir. Fatih, bir yandan doçu torunlarından birinin İstanbul’da yapılacak sünnet düğününe davet ederken diğer yandan da insan sureti çizme konusunda yetenekli iyi bir ressam, bir heykeltıraş ve bir bronz dökümcüsü gönderilmesini rica eder. Bunun üzerine beş yıldır doçun sarayında çalışan Gentile Bellini İstanbul’a gönderilir. Asıl macera da bundan sonra başlar.  İstanbul’a gelen Bellini, burada 16 ay gibi bir süre kalır. Fatih, Bellini’den sadece kendisinin ve çevresindekilerin portrelerini yapmasını değil, sarayının duvarlarını da fresklerle döşemesini ister. Bu arada bir dipnot olarak; Bellini’nin İstanbul’da geçirdiği süre zarfında Fâtih’le olan ilişkisi hakkında bilgi alınabilecek tek kaynağın, Şehzade Mustafa’nın hizmetine verilen Venedikli esir Giovanni Maria Angiolello’nun yazdıkları olması sebebiyle, konu hakkında çok detaylı bilgi sahibi olamadığımızın da altını çizmek isterim.

Fâtih, ressama hem çok sevdiği bahçelerin ve Venedik’in hem de yakışıklılığı ve güzelliğiyle meşhur yakınlarının resimlerini yaptırır. Bir gün Bellini, padişahın istediği üzerine bir derviş portresi yaparken aralarında şöyle bir diyalog geçer. Bu diyalogu Ahmed Refik Altınay’ın Fâtih Sultan Mehmed ve Ressam Bellini adlı eserinden aynen aktarıyorum:

- Jantil, bilirsin ki hakikati söylemek şartıyle her ne olursa olsun söylemene müsaade etmişimdir; söyle bakalım, şu âdem neye benziyor?
- Şevketpenah, madem ki zat-ı şahanelerine serbestçe idare-i efkar etmekliğime müsaade buyuruluyor, o halde söyleyeyim, bendenizin fikrimce bu âdem bir mecnundur.
- Pek doğru. Bak, alaim-i cinnet gözlerinden nasıl belli oluyor.
 - Fakat şevketmeab, bizim taraflarda da böyle birtakım adamlar vardır ki bir sıra üstüne oturup rical-i muhtelifenin medayihini okur dururlar; zat-ı şahaneleri ki bu derece ulvisiniz -zira İskender’in bile muvaffak olamadığı fütühata nail olmuşsunuz- nefs-i şahanelerinin medholunmasını arzu etmeyişiniz beni mütehayyir ediyor.
- Bu adem fikren salim olsa idi, tarafından medholunmağı arzu ederdim; fakat bir mecnunun hakkımdaki medayihini hiçbir vakit arzu etmem.[1]
Fatih’in, ressama meczup bir dervişi resmettirirken ressamla yaptığı bu konuşmadan da anlaşılacağı üzere; Bellini padişah tarafından da saygı duyulan bir ressamdır. Hatta Fatih bunu, ressama “Senin fırçanda bir sihir var.” diyerek de gösterir. Ressamın yaptığı padişahın portresi; Türk resim geleneğine farklı bir anlam kazandırarak kısa sürede yayılır. Bellini’nin bu eseri, Rönesans resminin özelliklerini taşır ve resimde yer alan yedi adet taç, Fatih’in VII. Osmanlı padişahı olduğunu simgeler.

İtalyan kaynaklarına göre, Bellini bir gün Fâtih’in özel isteği üzerine ayna karşısında kendi portresini yapar; resmin, sahibine inanılmaz derecede benzediğini gören padişah, onun yeteneğini sihre bağlar. Fâtih, Roma ve Venedik’i fethetmek istediği için Bellini’den Venedik’in resmini hatta bazı kaynaklara göre haritasını yapmasını da ister.

Bellini’nin İstanbul’da kaldığı süre zarfında ne kadar resim yaptığı tam olarak bilinmiyor. Zira Fatih’in yerine geçen oğlu II. Bayezid’in, sarayda yer alan her türlü insan suretini, günah olması sebebiyle ortadan kaldırtmasının, bu sayının tam olarak bilinememesine sebep olmuş olması yüksek bir ihtimal. Bu resimler bir şekilde ya pazara düşüp satılmış ya da yok edilmiş. Bellini’den günümüze kalan ünlü Fatih portresinin de, Saray’dan bu dönemde çıkarıldığı tahmin ediliyor. Tablo, ressam tarafından mı yoksa bir tüccar tarafından mı getirildiği bilinmemesine karşın, Venedik’te uzun yıllar boyu muhafaza edilmiş. 1916 yılından bu yana ise; Londra’daki Victoria and Albert Müzesi'nin  National Gallery koleksiyonunda sergileniyor.

Sanatçının başlıca eserleri ise şöyle:
Sultan II. Mehmet’in (Fatih’in) Portresi (1480; Londra, Ulusal Galeri, kopyası Topkapı Sarayı Müzesi’nde); Kıbrıs Kraliçesi Caterina Cornaro’nun Portresi (1492; Budapeşte, Güzel Sanatlar Müzesi); Haç Alayı (1496; Venedik, Akademi Galerisi); Haçın Mucizesi (1500; Venedik, Akademi Galerisi).

Nihal YORMAZ




[1] Ahmed Refik, Fatih Sultan Mehmed ve Ressam Bellini, İstanbul, 1325, s. 40-41.

23 Mart 2016 Çarşamba

ÇAMAŞIR TEKNESİ (LE BATEAU LAVOIR)


“Annem bana dedi ki, “Eğer asker olursan, bir general olacaksın. Eğer papaz olmayı seçersen Papa olacaksın. Bense ressam olmayı yeğledim, Picasso oldum.”

Gelin sizinle kısa bir yolculuğa çıkalım. Yolculuğumuz Montmartre’ın uzun merdivenlerinden başlasın. Ağır ağır çıkalım bu merdivenlerden ve her yanı tarih, estetik ve sanat kokan sokaklarda gezerken şairler, yazarlar ve ressamlardan kalan anılara şöyle bir göz atalım. Bakalım bu kez aklımıza hangi ressam düşecek.

Ünlü Fransız filmi Amélie’nin çekildiği manavın önünden geçip  Sacré-Cœur Bazilikası’na doğru arnavut kaldırımlı taş sokaklarda ilerliyoruz. Her yanımız sarı, turuncu, kahverengi yapraklarla süslenmiş. Paris’in o metropolit ve keşmekeş yaşantısından uzaklaşıp Sacré-Cœur’e adım adım yaklaşıyoruz. Etrafımızda sayısız sanat atölyesi, kafe ve hediyelik eşya dükkânı var fakat aradığımız şey henüz karşımıza çıkmadı. Tam olarak kimi ve neyi aradığımızı bilmesek de onun bizi çağıracağından emin bir şekilde tepeye doğru tırmanışımıza devam ediyoruz. Bazilikanın bulunduğu meydana ulaşmamıza çok az kala tarihi binalarda konuşlanmış pembe otellerle çevrili küçük bir parkın köşesinden “Le Bateau Lavoir” bize göz kırpıyor. Çamaşır teknesi (Le Bateau Lavoir) yeni dinmiş yağmurdan kalan toz ve sularla cilalanmış kaldırımın kenarında mütevazı güzelliğiyle aklımıza Picasso’yu getiriyor çünkü burası Picasso’nun birçok başka ressamla birlikte çalıştığı ve aralarında Leo Stein’ın da bulunduğu eleştirmen, yazar ve sanatçıların onu ziyarete geldiği ünlü atölye. İşte aradığımız tam olarak bu. Böylece, tarihe adını altın harflerle yazdırmış, kübizm akımının öncüsü ünlü ressam bu ay hayatının derinliklerine ineceğimiz isim oluyor.

Tam adı oldukça uzun ressamımızın; Pablo Diego José Francisco de Paula Juan Nepomuceno María de los Remedios Cipriano de la Santísima Trinidad Ruiz y Picasso. Bu uzun ismin yerine kendisini sadece Pablo Picasso olarak tanıdığımız sanatçı, orta karar bir ressam olan Don Jose Ruiz Blasco ile sonraları oğlu Pablo’ya soyadını verecek olan Dona Maria Picasso’nun ilk çocuğu olarak 25 Ekim 1881 yılında İspanya Malaga’da dünyaya gelir. Babası, geçmişi 1541 yılına kadar uzanan sanata düşkün bir aileden gelmektedir. Ressam, resim yeteneğini baba tarafından alırken, fiziksel özelliklerini ise annesinden alır ve annesinin ailesinde de en az iki ressam vardır. Bu bilgiler ışığında ressamın yeteneğinin genlerden geldiğini açıkça görmek mümkün.

Picasso, ebesi çocuğun ölü doğduğunu düşünerek onu bir kenara bırakıp anneyle ilgilenirken kendisi de doktor olan amcası Don Salvador’un müdahalesiyle son anda ölümden dönerek hayata başlar. Hatta bir rivayete göre onu hayata döndüren şey suratına üflenen puro dumanıdır. Ancak kız kardeşi Concepcion onun kadar şanslı olamaz ve 1894 yılında difteri sebebiyle hayatını kaybeder. Bu olay Picasso’nun yaşam ve sanat üzerine fikirlerini önemli ölçüde etkileyecektir.


Picasso yaşamının ilk on yılını doğduğu yer olan Malaga’da geçirdikten sonra, müze müdürlüğü yapan babasının İspanya’nın kuzeyinde başka bir işe başlayacak olması sebebiyle ailesiyle birlikte buradan taşınır. Ünlü ressam, okul yıllarından itibaren bulduğu her kâğıt parçasına ve defterlerinin boş köşelerine çizimler yapar, hatta matematik dersinde gördüğü sayıların da işlevinden çok biçimleriyle ilgilenir. İlk başlarda babasını örnek alarak resim yapan Pablo, 13 yaşına geldiğinde kendi çizgisini çoktan oluşturmuş ve bunu da bir gün babasının yaptığı bir resimdeki güvercinlerin ayaklarını tamamlayarak göstermiştir. Babası o günden sonra bir daha hiç resim yapmamaya karar vererek tüm resim gereçlerini oğluna devreder. Bu olay belki de Picasso’nun kariyeri için en önemli adım olur. Babasının verdiği cesaretle Barselona’daki Llotja Sanat Enstitüsü’nün sınavlarına giren ressam, burada da benzer bir başarı gösterir. Henüz 14 yaşında olan ve o zamana kadar doğru düzgün bir okul yaşamı olmayan Picasso’nun tanınmış bir okula kabul edilmesi hayatının dönüm noktası olur. Kendisine verilen bir aylık bir ödevi bir günde bitirmesi ve okulda gösterdiği üstün başarı, onun, çıraklık döneminin sona ermesinden önce Barselona’nın ünlü ressamları arasına girmesini sağlar. İlk büyük boyutlu yağlı boya tablosu da bu dönemde sergilenir.

1897 yılında Picasso Madrid’deki yeni atölyesine taşınır ve burada usta ressamların eserlerini kopya ederek, daha sonra kendi yapacağı özgün eserlerine bir kaynak oluşturur. Gelecekte aynı konuları tekrar tekrar işleyecektir.

“Rafael gibi resim yapmak dört yılımı aldı, bir çocuk gibi resim yapmaksa bütün ömrümü.”

Aynı yılın Haziran ayında kızıl hastalığına yakalanarak tedavi için Barselona’ya döner. Genç yaşta geçirdiği bu hastalık sonrası Picasso, resimlerine yeni bir anlayış getirir. Bu yeni anlayış İspanyol resmindeki yeni gelişmelere daha açık bir gözle bakan önemli ressamlarla onu bir araya getirmiştir. Kısa zamanda bu ressamların saygısını kazanır.

Picasso sene 1900 olduğunda henüz on dokuz yaşındayken ilk kişisel sergisini Paris’teki Galeri Volland’da açar. Galerinin sahibi onun eserlerine büyük ilgi göstererek ona bir teklifte bulunur. Bu teklifi kabul eden Picasso, buraya belli aralıklarla vereceği resimlerden alacağı parayla parasal sıkıntılarını da büyük ölçüde çözecektir. Bir dönem ailesinin yanına İspanya’ya dönse de onların taşralı zihniyeti karşısında hayal kırıklığı yaşayarak yeniden Paris’e gider. Artık onun için dönemin yenilikçi sanatçılarının yaşadığı yer olan Montmartre’da refah içinde geçireceği yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönemde ressam kopya eserler yapmaya devam eder ancak yakın bir zaman sonra 1901 – 1903 yılları arasında kendi özgün tarzını yaratmaya başlamıştır. Bu ilk dönem resimlerinde ağırlıklı olarak sıradan insanları ve özellikle de sirk yaşamını konu edinir. Sirk yaşamının içindeki gizli hüznü yansıttığı eserleri “Mavi Dönem” resimleri olarak bilinir. Bu dönemde yalnızca sirk yaşamını ve palyaçoları değil, yaşlılık, yoksulluk ve ölüm konularını da işler ve tüm eserlerine hüzün ve melankoli duygusu egemen olur. Bu döneme bu adın verilmesinin sebebi ise etkileyici bir şekilde tüm eserlerinde neredeyse tek renk olarak mavi ve tonlarını kullanmış olmasıdır. Bu renk aynı zamanda ressamın, çocukluğundan bu yana en sevdiği renktir. Mavi Dönem’den en tanınmış eserleri ise Dama en Eden Concert (1903), La Vida (1903), Las dos hermanas (1904) olmuştur. Picasso Mavi Dönem’de resmin dışında heykel alanında da önemli eserler vermiş ve Rodin’in yapıtlarından esinlenerek yaptığı plastik çalışmalarla da adından söz ettirmiştir. Bu alanda en öne çıkan yapıtı ise “La Vie-Hayat”adlı çalışmadır. (1903)

1904 yılında Picasso, kendisine Fransızcayı öğreten gazeteci şair Max Jacob’la tanışır ve birlikte yaşamaya başlarlar. Aynı dönemde ilerleyen yıllarda evleneceği Fernande Olivier ile de tanışır. Bu dönem Picasso için aynı zamanda “Pembe Dönem” olarak adlandırılacak yeni sanat sürecinin de başlangıcıdır. Bu dönemde kullandığı pembe renkle resmin ruhunu ortaya çıkarmış ve renkten çok çizgi ve desen kullanmaya başlamıştır. Pembe dönemin konuları “Mavi Dönem”le aynı olmasına karşın, resimler daha yalın biz çizgidedir. Ayrıca bu kez kullanılan tek renk pembe değildir. Pembeyi bir kompozisyon yaratma amacıyla gri ve kahverenginin tonlarıyla harmanlayarak daha estetik bir tarz yaratır. Bu dönem resimlerinde göze çarpan figürler cambaz ve soytarılar olsa da eserlerinde “Mavi Dönem”de olduğundan daha az hüzün ve melankoliye rastlanır. Bu döneme ait en önemli eserlerinden biri “Family of Saltimbaques”tır. “Harlequin Family, Woman with Loaves” ve “Lady with a Fan” gibi eserleri de bu dönemin dikkat çeken diğer çalışmalarından yalnızca birkaç tanesidir.

Picasso bundan sonraki süreçte, eserlerinde daha klasik bir havaya bürünür ve yavaş yavaş kübizm yolculuğuna başlar. Geometrik şekillerle konunun aynı anda birkaç değişik açıdan sunulmasıyla ortaya çıkan bu akımın isim anası bir sanat eleştirmeni olan Louis Vauxcelles’dir. Eleştirmenin, George Braque’ın bir tablosuna “küçük küpler” yorumunu yapmasıyla “kübizm” adı aynı tarz eserler için kullanılmaya başlanır ve Picasso’nun da aynı tarihlerde George Braque’ınkine çok benzeyen bir resim yapmasıyla bu dönem sanat tarihindeki yerini alır. Picasso ve Braque da bu dönemin öncüsü kabul edilirler. Picasso ile Braque, kübizm çerçevesinde yaptıkları eserlerde biçimleri tuvalin üzerine kademeli bir şekilde sıralayıp üst üste yerleştirerek gerçeği olduğu gibi göstermeyi amaçlarlar. Bu eserlerde en göze çarpan özellik ise resimleri sanki çevresinde dolaşıyormuşuz gibi birkaç farklı açıdan aynı anda görebiliyor olmamızdır. Cepheden, yandan, üstten ya da alttan baktığınızda nesneler aynı imge üzerinde görülürler. Aynı şekilde, bu resimlerde ressamlar bir yüzü hem yandan, hem de iki gözü görülecek biçimde resmederler.  

Picasso kübist resimlerini tamamlayana dek, yaptığı eserlerini yalnızca yakın dostlarına gösterir ve bu sanat anlayışına ait sergilediği ilk resim 1907 yılında tamamladığı Avignonlu Kızlar adlı tablosu olur. Kübist dönemde Braque’la aynı akım üzerine resmettikleri çalışmaların birbirine çok benzemesi, iki ressamın eserlerini birbirinden ayırmayı zorlaştırır.
Kübist akım Picasso ve Braque’ın bu akımı yeni bir boyuta taşımasıyla 1910 yılında “Analitik Kübizm” olarak anılmaya başlanır. Analitik Kübizm anlayışı; şeklin zihinde parçalanması ve objeden yola çıkarak soyuta varmak düşüncesinden hareketle ortaya çıkar. Sanatçı bir bütünde nereyi vurgulamak istiyorsa orayı önce parçalar, sonra o parçaları birleştirerek geometrik şekiller yoluyla ortaya yeni ve soyut başka bir şekil çıkarır. Bu eserlerde önemli olan kompozisyon dengesidir. “The Guitar Player, Portrait of Ambroise Vollard, Accordionist” ve “Aficionado” adlı çalışmalar “Analitik Dönem”in en önemli eserleri arasında yer alırlar. Bu dönemi “Sentetik Kübizm” takip eder. Gerçek dünyanın tuvale en uç şekilde aktarılması amacının güdüldüğü bu akım Picasso ve Braque önderliğinde Birinci Dünya Savaşı dönemine dek sürer. İki ressam bu dönemde yollarını ayırır.

Picasso, Birinci Dünya Savaşı sırasında klasik çizgisine geri dönerek savaş terörünü resmetmeye başlar ve Roma’da Jean Cocteau ile kalmaya başlayarak bir yandan Roma’yı ziyarete gelen bir Rus Bale topluluğunun sahne tasarımlarında dekoratör olarak çalışmaya başlar. Picasso, bu toplulukta tanıştığı Rus Balerin Olga Khokhlova ile evlilikle sonuçlanan bir ilişkiye başlar ve çift 1918 yılında Paris’e yerleşir. Bu evlilikten Picasso’nun ilk ve tek resmi evladı, Paul doğar. Eşi ve oğlunun birçok portresini yapan ressam, yavaş yavaş sürrealizm akımından etkilenmeye başlamıştır. Hiçbir zaman kendini bu akımın bir parçası ya da takipçisi olarak görmemiş olsa da bu alanda yaptığı eserler dönemin en iyileri arasında yerini alır. Artık Yunan Mitolojisinin yarı insan yarı boğa yaratıkları, eserlerinde boy göstermeye başlar. Bu dönem, mitolojinin etkisinde kalarak şu sözleri söylediği bir dönemdir:

“Herkes resimleri anlamaya çalışır. Neden kuşların cıvıltısını anlamaya çalışmazlar? Neden bir geceyi, bir çiçeği, kendilerini kuşatan her şeyi, hiç anlamaya çalışmadan severler? Oysa konu bir resim olduğunda anlamak isterler.”

On beş yıldan fazla süren bu ilişki süresince Picasso’nun yaşam tarzı oldukça değişir. Elit ve varlıklı bir çevreyle bir araya gelerek ev partileri düzenlemeye, gece hayatında fazlasıyla zaman geçirmeye, evini ve eşini ihmal etmeye ve hatta zaman zaman eşini aldatmaya bile başlar ve haliyle de evliliğinde ilk önemli çatlaklar oluşur. Bir süre sonra da bu evlilik bir aldatma skandalıyla sona erer. Bu noktada Picasso’nun aşk hayatıyla ilgili bir parantez açalım dilerseniz. Picasso, eserlerinin yanı sıra yaptığı evlilikler ve yaşadığı sayısız ilişkiyle de adından çokça söz ettirmiş bir sanatçıdır. Çok evlenmiş, çok âşık olmuş, çok aldatmış cümleleriyle onun aşk hayatını özetlemek son derece mümkün. Bu nedenle hayat hikâyesinde sayısız kadın isminin geçmesi de oldukça doğal.

Eşinden Marie-Therese adlı kadına âşık olduğu ve artık evlilikleri dayanılmaz bir noktaya geldiği bir dönemde, sevgilisinin hamile kaldığını öğrendiği için ayrılmak isteyen sanatçı, uzun yıllar süren bu ilişkisinde sevgilisinin sayısız resmini yapar. Bu aşktan Maya isminde bir de kız çocuğu olur ancak evliliği hala sürmekte ve Olga kendisinden ayrılmak istememektedir. Sinirleri bozuk olan sanatçı bu dönemi bir mektubunda “Hayatımın en kötü dönemiydi” sözleriyle özetler ve resim yapmak için dikkatini toplayamadığından bu dönemde şiirler yazmaya başlar.

Hayatı boyunca savaşa karşı olan fakat hep savaşla iç içe bir yaşam süren sanatçı, 27 Nisan 1937 yılında Almanların Guernica kasabasını bombalaması olayından çok etkilenerek “Guernica” adlı bir eser yapmaya başlar ancak ressam bu resmi tamamlayamadan Alman komutan tarafından atölyesinde basılır. Burada yaşanan diyalog tarihe geçer:

-       Komutan: Bu resmi sen mi yaptın?
-       Picasso: Hayır, siz yaptınız.

Savaşa dair en acı tecrübesi ise yakın arkadaşı Max Jacob’un 1944 yılında Almanlar tarafından götürüldüğü toplama kampında öldürülmesi olayıdır. 1945 yılı ise aşk hayatındaki en önemli kadınlardan biri olan kendisinden kırk yaş küçük Fransız ressam ve yazar Françoise Gilot ile tanıştığı tarihtir. Sekiz yıl gibi kısa ancak iki çocuk sahibi olacak kadar yüksek tutkulu bu ilişki de diğerleri gibi bir gün biter.

Hayatının son yıllarını Fransa’nın güneyindeki villasında geçiren Picasso, nefes aldığı son güne kadar üretmeye devam eder. Yirmi binden fazla tablo, basım, çizim, heykel ve seramik esere imzasını atan sanatçı 8 Nisan 1973 günü her anını dolu dolu yaşadığı hayatına doksan iki yaşında veda eder. Michelangelo’nun bile yaşarken kendi şöhretini göremediği bir dünyada, henüz hayattayken sanatının meyvelerini yeme şansını yakalamış tek büyük ressam olarak da tarihe geçer.


4 Ocak 2016 Pazartesi

Ben Derdâ: Boşluğun diğer adı



Ben Derdâ. 11 yaşındayım. Yaşımın bir önemi yok aslında, koskoca bir boşluktayım. Benim bir kocam var ve ben koca ne demek onu bile bilmezken kocanın dayak demek olduğunu şimdi öğrendim. Tarikat şeyhi ne demek, onun oğlu ne demek, aldatmak, aşağılanmak, yok sayılmak, nefes almadan yaşamak ne demek hepsini 11 yaşımda evlendirilince öğrendim. Az dediğin küçücük bir kelime ve ben, o A ile Z arasında koskoca bir deliliğin tam ortasına düştüm.

Ben Derdâ. Kadınım ben. Kadın olmadan az önce ölümle tanıştım. Yurtta kaldığım gecelerden birinde, tavanda gördüğü bir şekli böcek sanan 6 yaşındaki bir kız, üstümdeki ranzadan düşüp ölünce zifiri bir karanlığın içine atıldım. Annemin beni alıp gittiği bir köy var şimdi. Ölümün ardından tanıştığım köy. Korkudan mı nedendir bilemediğim bir sebepten alınıp götürüldüğüm o köy; kırk yıllık yalnızlığımın başladığı sınır oldu. Bir başlık parasına Bezir’e satıldığım, yolu Londra diye bir memlekete bağlanan tuhaf bir yer burası. “Benim” diyemediğim birçok yerden biri. Annem rahat artık, bense işkence denen bir şeye maruz kalıyorum, tenimin gerçek rengi de mor mu merak ediyorum. Bu yaralar kapanır mı, kapı komşum beni kurtarır mı bilmek istiyorum. Yola çıkıyorum, yolculuğum karşı komşumun karanlığına doğru.

Şimdi 16 yaşındayım. Kaçışımın ilk durağında kendimi satıyor, beynimi uyuşturuyor ve bambaşka bir adamla tanışıyorum. Uzaklaşıyorum kendimden, kim olduğumu bildiğimden değil, kimliğime yenik düşmek istemediğimden uzaklaşıyorum. Kadın Derdâ. Uyuşturucu bağımlısı, kötü yolun gediklisi kadın. Annesiz, sevgisiz, yalın, sıradan Derdâ.

Bir adam var tam da karşı boşluğumda; kurtarıcım, kahramanım, beş yıllık kahrımın tam olarak sonu, hayata tutunduğum, sayısız adama satıldığım bir boşluk burası. Stanley var, babası var ve istismarın en büyüğü var burada. Kaçtım evet, bir kuyudan diğerine düştüm. En dipte, en karanlıkta, en yalnız halimle bir kalabalığa karıştım. Şimdi yakalandım kucağımda koskoca bir zehirle. Alınıp götürüldüm adı sanı belli, şartlı tahliyeli bir meçhule.

Burası bir iyileştirme merkezi. Burada bir anne buldum kendime, adı da Anne. Anlatamam yaşadıklarımı şimdi desem de dinlemeye o kadar hazır ki, sığındım ona. Artık onun evladı, kızı, yaşamının bir parçasıyım. Meçhulden meçhule koşmuyorum. Saçlarımı tarayanım, sevgiyle yanağımı okşayanım, şefkatle sarılanım var artık benim.  Yalan! Buz gibiyim ben, hiç sarılmadan geçiyor yıllarım ama ruhumu teslim etmek istediğim bir annem var artık. Yetiniyorum. Yetiniyor.
Kaç yaşındayım, nereliyim, buraya nereden geldim bilmiyorum. Sevmeyi, sevilmeyi, yaralarımı sarabilmeyi, eskitilmeden yaşlanabilmeyi burada öğreniyorum. Bir sonraki yolculuğuma hazırlanıyorum. Zor bir yolculuğa; okula. Okuyorum ben. Derdâ okuyor. Nasıl oluyor ki? Bilmiyorum, inan ki bilmiyorum. Çok büyük olamam, olmak da istemiyorum. Kitaplarım var şimdi, kalemlerim, dinlediğim anlatanlarım var. Öğreniyorum. Her şeyi en baştan öğreniyorum. Sonsuzluğa dokunabileceğim günlerime hazırlanıyorum, öğretebileceğim günlerime.


Her başaramayacağımı düşündüğümde biraz daha geçmişime dönüyorum. O leş gibi, kokuşmuş, pislik başarılarımı hatırlıyorum ve sonra hemen unutuyorum çünkü şimdi yaşadığım şey şimdi’nin ta kendisi. Ona dokunuyorum. Geçmişimi silip geleceğimi unutup şimdimi yaşıyorum ve başarıyorum, hem ki ne başarmak. Başarı nedir şimdi öğreniyorum.

Değişiyorum. Rastlantılarıma koşuyorum. Adımla hem aynı hem bambaşka bir yaşamın kesiştiği, ağzına kadar dolu bir boşluğa koşuyorum. Tamamlanmayı öğreneceğim. Hazin bir başlangıcın hüzünlü sonuna doğru yol almaya başlıyorum. Neredeydin kim bilir diye sorup ağız dolusu küfre boğacağım bir adama açıyorum kollarımı.

Şimdi bulduğum şeyin adı “benlik”. Özgürce bulduğum, uğruna dövündüğüm şey o. Ne başı var ne sonu. Çok iyi tanıdığım bir boşluğun tam da kendisi. Benliğim boşluğumun aynası, aynısı. Kıvranıyorum, davranıyorum hemen ve ayaklanıyorum. Bir ordu askerim var sanki; savaşıyorum. Burası neresi, mekanımız neyi anlatıyor, zaman hangi zaman bilmek istemiyorum. Şimdiyle yetinmeyi öğrendim nasıl olsa, buradan devam ediyorum. Tutunabildiğim kadar tutunuyorum ölüme, ölüm sessizliğine. Hazırlanıyorum sensizliğime. Kim bilir ne zamandır hazırım bu hiçliğe.

(Hakan Günday’ın AZ adlı romanının iki başkahramanından bir olan Derdâ konu alınarak yazılmıştır.)