31 Ekim 2014 Cuma

Olursa Ekim'e kadar, ki gördük ki olmadı...

Ben, ne istediğini asla bilememiş ve ne yaparsa yapsın mutlu olamamış, yalnızlığın içinde yalpalaya yalpalaya kıyıdan hep uzağa, en uzağa savrulmuş zavallı bir kızım. 

Kendime zavallı dememe kızıyorsanız, tamam kızın! Ama önce, neden bir gün çok yükseklerden uçarken, başka bir gün kendimi yerin dibinde buluyor olduğumu bir sorun. Ya da sormayın. Çok yorgunum. Anlatamıyorum.

Yolum mu yol değil yoksa doğru mu değil kendimi yollara vuruşum? Sorgulayamıyorum. 

Neden varlığın içinde yokluk arayışım ve sevginin içinde yalnızlık çekişim? Bilemiyorum. 

Varımı yoğumu düşünmeye ve kendimi tüketmeye adamışlığım neden? Anlayamıyorum. 

Nedensiz bir sürü hissiyat ve kuruntu içinde, dalavere, entrika ve darbelere direnme çabamı neye borçluyum? Boş veriyorum. 

Hepsini ama hepsini insanlığıma ve “ben” oluşuma hatta doğal afetlerime borçluyumdur belki. Kestiremiyorum.

Zamanın çoğunda mutluymuşum gibi bile yapamıyorum, zaten kalan kısmında da pek kayda değer bir şey yapmıyorum. Çalışıyorum, uyuyorum, sonra yine çalışıyorum, çalıştıklarımla borçlarımı ödüyorum ve sonra yine uyuyorum, en sonunda da düşlerime bırakıyorum düşüncelerimi, zorlayamıyorum hiçbir şeyi. Rüzgar nereye, ben oraya. Hayatımı yaşıyorum güya. Odamı dağıtıyorum, pis çarşaflarda uyukluyorum, erkenden uyuyup geç kalkıyorum. Amaan koy götüne diyorum, ona bile koyamıyorum. Kısacası ne yaparsam yapayım, gerçekte ne yapmak istediğimi bilmiyorum. Bilemiyorum. Bekle dur, dur-kalklara da hiç gelemiyorum. 

Ekim'i beklemiştim olur diye, film ekmiştik bütün şehrin üstüne ama olmadı yine. Ne yapsak nafile. Gelin biz şarkı dinleyelim bence :)



17 Ekim 2014 Cuma

Kadın olmak, diğer şeyler ve Mehmet Pişkin

Süslenmiş güzelliklerle dolu garip bir hayatım var benim. Ben ve ismimin anlamıyla vabeste taze fidanımsı tavırlarım, hiç büyümeyen bir çocuk olarak alıp verdiğim hızlı nefeslerim arasında geçip giden hızlı zamanlarım, bir de bitmek tükenmek bilmeyen buhranlarım var. Bir kız çocuğuyum, bir genç kızım ve biraz da kadınım. Her birinin kendine göre sorunları var. Hayatın omuzlarıma yüklediği sorun ve sorumluluklardan kaçıp, çocuklar gibi davrandığımda, gereksiz şeylere saatlerce ağladığımda "Çocuk olma!" tenkidi ile karşılaşıyorum. Belki ben sadece çocuk olmak istiyorum o an. Kazık kadar boyuma bakmadan salıncağa binmek, kaydıraktan kaymak, ağzıma gözüme bulaştırarak dondurma yemek, tepine tepine ağlamak, olur olmaz küsmek, erkenden uyumak falan istiyorum. Yapıyorum da bunları zaman zaman ama yadırganıyorum tabii, bunu da bazen umursuyorum, bazen umursamıyorum. Ama en nihayetinde geçmişe yaptığım neşeli yolculuğumu kısa kesip yine kadın olmak zorunda kalıyorum. 

Kadın olmak aslında genç kız olmak gibi zor değil. Çünkü genç kızken mantıklı mantıksız her şeye ama her şeye karşı gelir, asi tavırlar sergiler, kötü kötü alışkanlıklara sahip olmak için özel bir mesai harcardım. Yorucuydu. Şimdilerde genç kız gibi davrandığım da oluyor. Zaten bunu başta da söyledim. Dengesizleşiyorum her şeyden önce, duygularım dalgalanıyor, sonra birdenbire hepsi aynı anda duruluyor, boşluğa bakıyorum, gözlerim dalıyor, aklım beş karış havada oluyor ve sonra da oksijen çarptığı için bir güzel yamuluyorum. Sonuç; yine kadın oluyorum. Çünkü dişi bir kez kadın oldu mu, bir daha asla başka bir şey olamıyor. Bir kez anne oldu mu, öyle anne kalıyor, bir kez yoruldu mu asla dinlenemiyor, öylece, yorgun kalıyor. Neye el atsa üstüne yapışıyor. Yapışkan bir şey kadın olmak. Hangi duyguya gidersen git, yine kadınlığa geri dönüyorsun. Bu, böyle. 

Peki, kadın olduğum zaman ne mi oluyor? Bir kere ilk kez kadın olduğumu hissettiğimde ve bunun gerçekten farkına vardığımda, hakkını vermem gereken bir duygu olduğunu anlamıştım. Kadınlığa ta o günden beri bir duygu olarak bakarım. Her ne kadar benim kültürümde bu "bekaretin bozulması" ile eş anlamlı olsa da bir kısım benim gibi düşünen insan için bu, sadece bir cinsiyet ve hissiyat aslında. Kadın olmak; duygusal olmak ve hatta şiir gibi olmak demek bence. Hatta biraz daha ileri giderek ayrılık acısı çekmenin kadınlar için icat edilmiş bir acı türü olduğunu bile söyleyebilirim. Bu konuda Murathan Mungan ise şöyle diyor:

"Ayrılıkları ayrıntılar acıtır. Kadınları mahveden erkekler değil, ayrıntılardır.
Erkekler, erkekliklerinin tadını alabildiğine çıkartırken, kadınlar bu konuda mutsuzdurlar. 
Çünkü kadınlık bekler. Ummak ve beklemek, kadınlığa verilmiş iki cezadır."


İnsanın değişik ruh halleri var işte, kadınınsa çeşit çeşit. Kimine ceza, kimine ödül bazı şeyler. Kimi şeylerin ilacı yok çünkü hastalık değiller ve kimi zaman bazı şeyler diğer bazı şeylerden daha zor. Kimi zaman da her şey basit, herkes sıradan. Sonuç, kadın ya da erkek fark etmez, birileri başka birilerini hayattan bezdirebiliyor. Ve bazıları o diğer bazılarını boş verip keyfine bakarken, bazı çok cesaretliler "SON" deyip basıp gidebiliyor. Mehmet Pişkin de buna en güzel örnek. Tebrik etmek mi gerek, üzülmek mi ona bile karar veremiyorum. Onun adına sevinen, olaya onun tarafından bakabilen kaç kişiyiz acaba. Bakmak zorunda mıyız ona da emin değilim. Mesela ben bazen; dünyaya sıkışıp, buradan hiç dönemeyecekmişim hissine kapılırım. Dönüşsüzlük hissi. Dönüşememek de diyebiliriz. Ya da demeyelim hiçbir şey. Birileri var gidiyor, diğerleri seyrediyor. Film gibi seyrediyoruz işte adamın son konuşmasını. Sanki her şey çok güzel olmak zorundaymış gibi de aaa ama hayat çok güzel, vazgeçmemek lazım nutukları atıyor bazıları. İşte onlar hemen susmalı. Arada bir değişiklik yapıp, canımı sıkan bu pozitiflik kumkumalarını duvara çarpasım geliyor. Evinize gidin ve ikinci bir emre kadar da oradan çıkmayın, asabımı bozmayın diyesim geliyor. Her gelen gibi, bu hisler de gidiyor tabii bir süre sonra. Her güzel şeyin bir sonu varmışlara kadar geliyor ve burada duruyorum. Ve çoğumuzu derinden etkileyen o videoyla da şimdilik ve tabii ki geçici olarak hoşça kalın diyorum. 

  

Everytime we say goodbye, I die a little,
Everytime we say goodbye, I wonder why a little,
Why the Gods above me, who must be in the know.
Think so little of me, they allow you to go.
When you're near, there's such an air of spring about it,
I can hear a lark somewhere, begin to sing about it,
There's no love song finer, but how strange the change from major to
minor,
Everytime we say goodbye.
When you're near, there's such an air of spring about it,
I can hear a lark somewhere, begin to sing about it,
There's no love song finer, but how strange the change from major to
minor,
Everytime we say goodbye.








13 Ekim 2014 Pazartesi

YAZMIŞTIM SİLDİM SONRA :)


NELER YAZASIM VAR DA DUR BAKALIM :) 





TAHİR OLMAK DA AYIP DEĞİL, ZÜHRE OLMAK DA
HATTA SEVDA YÜZÜNDEN ÖLMEK DE
BÜTÜN İŞ
TAHİR İLE ZÜHRE OLABİLMEKTE
YANİ
YÜREKTE

NAZIM HİKMET RAN

1 Ekim 2014 Çarşamba

Yalnız Gezerin Düşleri (Altıncı Gezinti)

Fakat kalbimin sesini dinleyip, başka bir kalbi mutlu ettiğim zamanlar da oldu ve bu zevki her tadışımda, onu diğerlerinden çok daha hoş bulduğumu ifade etmek boynumun borcudur. Bu eğilimim güçlü, gerçek ve saftı. Ruhumun derinliklerindeki hiçbir şey onu yalancı çıkarmadı. Ne var ki, peşleri sıra sürükledikleri görevler zinciri yüzünden, yaptığım iyiliklere bir yük gözüyle bakmaya başladım. Böylelikle aldığım haz ortadan kayboldu ve başlangıçta hoşuma giden özeni devam ettirmek neredeyse dayanılmaz bir işkence halini aldı. Kısa süren refah dönemimde, benden yardım isteyen birçok insan oldu ve onlara verebileceğim hizmetlerin birini bile onlardan esirgemedim. Ancak canı gönülden yaptığım bu ilk iyilikler beni önceden tahmin edemediğim ve artık yakamı kurtaramayacağım bir yükümlülükler zincirinin altına soktu. İlk hizmetlerim, bu hizmetlerden yararlananların gözünde, devamı gelmesi gereken iyiliklerimin başlangıcından başka bir şey değildi. Herhangi bir bahtsızın bana kancayı takması için benden bir iyilik görmesi yeterliydi. Kendi isteğimle yaptığım bu iyilik sayesinde, kişi daha sonra ihtiyaç duyacağı her şey için sınırsız bir hak kazanıyor ve o ihtiyaçları karşılayamayacak durumda olmam bile bir mazeret sayılmıyordu. İşte bu yüzden en tatlı zevkler bile sonradan masraflı yükümlülükler halini aldılar.