27 Kasım 2014 Perşembe

Hakan Günday / Ziyan (Alıntılar)

Türk-Fransız Edebiyat ödülünün bu seneki sahibi Ziyan adlı romanıyla Hakan Günday oldu.
  • “Büyüyünce ne olacaksın, küçük çocuk? “Öleceğim, amına koyayım! Geberip gideceğim!” "
    Doğru cevap, geçtin sınıfı.”
  • “Ona kızgın değildim.Ne de olsa başka bir yerdeydik. Başka şartlar altında. Ya da o üstünde kalmış, ben şartların altına düşmüştüm.”
  • “Her zihne tek bilgi gerek sevgilim. Sen, benimsin. Seni bildiğim için varım. Midem hayattan ne kadar bulanıyorsa, sana o kadar aşığım. Seni dünya kadar seviyorum demeliyim, çünkü seni dünyadan nefret ettiğim kadar seviyorum. Aramızda kaç meridyen var bilmiyorum, ama bana tutun, geliyorum.”
  • “Gülümsüyordum. O gülümsediği için. Gülümseyerek konuştuğu için. Sakinleşiyordum. O sakin olduğu için. Artık korkmuyordum. O bana ‘korkma’ dediği için. ‘Üşüme!’ diyen bir annenin sözünü dinler gibi. Olur, üşümem, diyordum. Gerekirse donarak ölürüm ama üşümem."
  • "Doğuda kızlar kadın doğarlar, ecellerinden önce ölürler. İlk yemeği anasının memesinden gelen ve yediği çanağa tükürmekte sakınca görmeyen erkek, o kadar çok kadın gömer ki, toprak bile artık dişidir. Bu yüzden toprak ana diye bilinir, diri diri gömüle gömüle toprağı bile kadın yapmışlardır. Bu yüzden verimsiz ve çoraktır, buna da kadının intikamı denir."
  • "Gazi, Dikmen Sırtlarında dinleniyor. 12 Şubat 1921."
  • "Gözlerimin hizasına asılmış fotoğrafın altında böyle yazıyordu: Gazi Dinleniyor. Ama dinlenmiyordu. Atatürk’ün yüzlerce fotoğrafını görmüştüm. BU fotoğrafta, dinlenen bir adam yoktu. Böyle bir adam görmüyordum. Ben bu fotoğrafta, bizden bıktığı için gözlerini kapatan birini görüyordum. Hepimizden, her şeyden bıktığı için bize bakmaktan vazgeçmiş birini görüyordum. Kurtarmak istediği insanların gerçekte bir sahtekarlar sürüsü olduğunu, onca çabasının hiç bir şeye değmeyeceğini düşünen bir adam görüyordum. Her şeyi bırakmak, her şeyden vazgeçmek, her şeyi siktir etmek isteyen bir adam. Ölüp yok olmayı, kara karışmayı. Ölerek donmayı ya da donarak ölmeyi bekleyen bir adam görüyordum. Fark etmez, diye düşünen bir adam. Hiç fark etmez. Tek bir insan sesi daha duymak istemeyen, tek bir insan yüzüne dahi katlanacak gücü olmayan bir adam. Bu yüzden kapalıydı gözleri. Üşüdüğünden değil, duymamak için örtmüştü kulaklarını. Evet, kesinlikle böyle olmalıydı. Gözlerimi ve kulaklarımı kapadım, diyordu. Artık istediğiniz kadar ihanet edebilirsiniz. Sizi görmüyor ve duymuyorum. Umurumda değilsiniz!”
  • Burası bir ev değil! Burası hiçbir şey değil! Dünya, insanın kabuğu değil. Burası bizim yuvamız değil. Biz, yer çekimiyle dünyaya zincirlenmişiz. Kim bilir nereden kovulduk? Cennet mi? Hiç sanmıyorum. Hem de hiç!
  • Düz bir çizgiden çok, bir küreydi zaman. Mükemmel bir küre. Geçmiş, yeterince derine gömülürse gelecekten çıkıyordu.

19 Kasım 2014 Çarşamba

Martılar


1. Bölüm

Her şey balkona o koskoca martının konmasıyla başladı. Gahgah diye bağırırken içimde patlayan ödümün kokusu sardı buraları ve macera başladı. Nedendir bilmiyorum yaz ayları bana hep bir mutsuzluk ve de kaçma, kaçarken koşma, koşarken de düşme duygusu hissettirse de, bir martı sesi duyduğum anda bu duygudan eser kalmaz. Çünkü martı bana hep güler. Biraz hayattan, biraz oradan, biraz buradan ve en nihayetinde yine hayattan konuşurken martıyla, birden gahgah diye güler lâ’dan lâ’dan ve benimle dalga geçmesi hiç hoşuma gitmez. Eh elbet tabii bir martı ve bir insan konuşmamalıdır ve konuşan bir insana, bir hayvan böyle fütursuzca gülmemelidir ancak yalnızlık acıdır ve yalnızlar delidir ve aslında martılar acıdır ve deliler delidir.

Neyse macera demiştik en son. Başlayan macera değildi yalnızca, ben de başlarım senin kahkahandan diyerek hemen klimaya mesaj attım: ” Sıcak iklimlerin soğutucusu, lütfen beni bu martıdan kurtar.” Ancak birden klima da error verdi ve macera bir anda başka bir boyuta taşındı. Birden cadı Sila’ya karşı kendimi küçük bir vagonda tek dişimle savaşırken buldum. Dağlar arasında çufçuflarken üstümden geçen martı kafama çıçtı ve ben de hemen üç kolon sayısal oynadım, çocuklarımı ve karımı da cadı Sila’nın elinden kurtardım. Çünkü benim adım o an itibariyle Hugo'ydu. Zor bir maceraydı ancak artık gerçek hayata dönmek zamanı gelmiş çatmıştı.

Bu sıcak havalardan geriye aklımda sadece bunlar kaldı. Klima, martılar ve anlamsız rüyalar. Çünkü eğer havuz yoksa, eğer deniz yoksa, eğer para ve zaman yoksa, yaz aylarının da bir anlamı yoktur ve zaman akıp giderken geriye kalan hiçbir şeyin çok da anlamlı olması gerekmez. Bazen bazı cümleler anlamsızdır ve önemli olan cümle kurabilecek kadar nefes almaktır.

                                                     ***************************
2. Bölüm

Bazen karnım gorgor eder ve ben hiç sevmem o sesi çünkü o ses hiç iyi bir şeyin habercisi olmamıştır ki ben zaten haberleri de hiç sevmem.

Tam şu an karnımdan gelen gorgor sesine, karşı apartmanın çatısında konser veren martıların gahgah sesleri karışmışken, bir yandan da odamda tortor eden bir pervaneyle uyumaya çalışmak, deveye hendek atlatmak, atlattırılan deveyi gerisin geriye o hendeğe fırlatmak demektir. Yani sonuç olarak hem deveye yazıktır, hem de buna hiç gerek yoktur. Uyumak her yiğidin harcı değildir ve Avşa Yiğitler köyü bizim için “orada bir köy var uzakta” şarkısındaki köydür. Biz onu hiç görmesek de bilmesek de orada “Çemişgezek bir sevdadır” türküsünü söylemesek de, o köy bizim köyümüzdür. Orada da martılar vardır elbet ancak oradaki yaşama daha çok korkuluklardan korkan kargalar hüküm sürer. Yaşam bir su gibidir, sonuçta su da akar durur ve akan hemen her su bana martıları hatırlatır. Martılarla bozmuşsam demek. Martılar da kendilerini unutturmazlar ama. Mesela sabahları balkondaki kahvaltı kabına gagalarını sokar, kanatlarını kocaman açıp guğak diye bağırmakla yetinmeyip üstüne bir de canhıraş kahkalar atarak biz insanlara sabahları daima unutulmaz anlar yaşatırlar. Bunlar güzel şeyler arkadaşlar.

Sonuç itibariyle hayatta bazı gerçekler vardır ve bir de bazı krolar. Bu krolar, ayaklarına kundura giyip, kafalarına güneş gözlüğü takarlar ve Burhan Altıntop çantalarıyla inanılmaz bir tarz yaratarak bizi canımızdan bezdirirler. Geçenlerde Kadıköy-Beşiktaş seferini yapmakta olan bir vapurda martılara attığım simide tip tip bakan bu model bir kro bana “martılar ne de tatlı deyy mi?” diye sordu? O an ben bir panter oldum ve ağzımdan köpükler saça saça, neler dediğimi asla hatırlayamazcasına (böyle bir fiil çekimi yok!) bağıra bağıra, arkama bile bakmadan uzaklaşırken, kafama çıçan martı yüzünden, bir üç kolonluk sayısal daha oynamak zorunda kaldım. Üstelik bu sefer hiçbir anlamı da yoktu bunun. Nedendi kafama sıçılınca bundan bir mana çıkarışım? Bilebilir miydim? Ohh nooo! 

Evet efenim! Bir harika izdüşümümü daha sizlerle paylaştıktan sonra, hepinizi pıtırcıklarınızdan öper, hayatta en hakiki müşfik kenterdir diyerek müsaadenizden bir dal alırım. Sağlıcakla kalın.







9 Kasım 2014 Pazar

Depresyon diye bir şey var, kabul et!

Efendim, pazar pazar oturdum ne yazsam ne yazsam… Sonra tabii yine çöktü üzerime depresyon fili, sırtım ağrıyor biraz o yüzden. Gerçi dün taksicinin biriyle yaşadığım müthiş şiddetli, kavgalı dövüşlü arbedenin ardından bugün çok da iyi bir psikolojide olmam beklenemezdi. Her hafta sonu olduğu gibi bu hafta sonu da bindiğim taksinin nereye gideceksin abla demesiyle başladı her şey. Adamın, gideceğim yeri beğenmemesi üzerine, benim polisi aramamla, polisi aradığım anda adamın taksiden inip otobüs durağındaki insanlara “Bu kadın bana hakaret ediyor, kurtarın beni bunun elinden” gibi saçma sapan bir suçlamayla beni delirtmesi üzerine inanılmaz bir hal aldı. En son kelime haznemi zorluyordum daha etkileyici küfürler etmek için. Sonra bir baktım birileri su almış bana, diğeri sigara uzatıyor, bir başkası taksiciyi sakinleştiriyor derken eve geldim. Bence karakolda bitmeliydi bu olay ama adam kaçtı. Buna kesinlikle bir son vermek gerekiyor. Taksicilerdeki bu yer, mesafe beğenmeme durumunu anlamamı beklemesin kimse. Bunun mantıklı hiçbir açıklaması olamaz, ki zaten hiçbir taksici de size bir açıklama yapmaya falan çalışmıyor. Neyse diyor ve bu konuyu şimdilik, daha mühim gördüğüm pazar psikolojisi adlı diğer konuya dönmek üzere rafa kaldırıyorum çünkü sadece bugünün psikolojisini değil, sinir harbi yaşadığım her anın psikolojisini irdelemem gerektiğini düşünüyorum. Normalde pazar günleri kasveti, yağmuru, karanlığı ve erkenden kararan havayı çağrıştırır lakin bugün hava yazdan kalma bir güneşle ışıl ışıl parlayarak ağız tadıyla bunalım bile yaşatmadı. Yıllardır psikoloji kitapları okurum, kafamı nasıl toplayabilirim, hayata nasıl pozitif bakabilirim üzerine sayısız seminere katılır, konuyla ilgilenmekle kalmayıp sorunu ortadan kaldırmak adına bildiğim bütün kapıları zorlarım amma velakin ne yaptıysam şu pazar psikolojisine bir çare bulamadım. Bir bakıyorum arkadaşlarım gezmeye çıkmışlar, mutlu mesut paylaşımlar. Kimsede bendeki psikolojiden eser yok. Ya da var da kimse benim kadar üstünde durmuyor. Ben de bugünü işe güce, bitirmem gereken yazılarıma, gerekli gereksiz bütün pinterest listelerini gezmeye, her haltı pinlemeye ve en güzeli de kendime doğumgünü hediyeleri beğenmeye adadım. Gez diyeceksiniz biliyorum, elin ayağın tutarken kimseden medet umma ve gez ama işte olmuyor, ona da enerji lazım :) Bende yok ki :) Velhasıl az önce internette gezinirken kendimi birdenbire psikoloji sayfalarında dolaşırken buldum. Aha! O da nesi! Bu, herkesin ortak sorunu, kimse yok pazar gününe bayılan. Bir kere her şeyden önce ertesi gün işbaşı diye bir şey var. Evde çocuklarıyla kalacaklar için, babanın desteğinin akşam iş dönüşlerine kaldığı bir pazartesi’nin habercisi bu pazarlar. Kim sevsin, ne diye sevsin yani.

Gelelim asıl meselemize yani psikolojiye. Bir başka deyişle ruh halimize. Bir kere her şeyden önce sağlığın  bedenen ve ruhen tam bir iyilik hali olduğunu bilmek ve beden sağlığımıza dikkat ederken ruh sağlımızı ihmal etmememiz gerektiğini kabul etmek şart. Eskiden bu depresyon denen şey yoktu biliyorsunuz, bunalıma girdim derdik en fazlası. Sonra yıllar geçtikçe bazı yeni tabirler duymaya başladık. Panik atak, anksiyete, sosyal fobi, vajinismus ve pek tabii depresyon. Derin bir mutsuzluk hali, hayatı anlamsız bulma, hiçlikten dem vurma, boşluk hissi içerisinde debelenip durma, yaşamı yaşamaya değer bulmama gibi sorunlarla eşanlamlı depresyonla tanışmayanımız yoktur sanıyorum. Bu sorunlar derinleştikçe hissedilen olumsuz duygular da ayyuka çıkmaya ve depresyon da tedavi edilecek bir hastalık haline gelmeye başladı. Sorun ne kadar derinse tedavi süreci o kadar uzadı, kullanılan antidepresan dozu arttıkça alınan kilolarda da bir artış gözlendi ve sonunda kilo yüzünden depresyona girilince bu iş bir kısır döngü halini aldı. Bu döngü içinde insana neler oluyor neler. Mesela hissettiğiniz bu içinden çıkılmaz olumsuz duygular yüzünden davranışlarınızı kontrol edemez hale gelmekle kalmayıp, sebebini anlamadığınız bir şekilde birdenbire gelişen bir kötü ruh hali yüzünden öfke nöbetleri de geçirebiliyorsunuz.

Öyle acayip bir şey ki bu depresif olma hali, üzerinize çöktüğü anda kanınızı emiyor namussuz. Depresif haldeyken kendinizi terk edilmiş, bomboş ve koca bir hiç gibi hissediyorsunuz. Hele ki o depresif anlarınızdan birinde biri size hal hatır falan sorduysa bittiniz, bir düğüm oturur hemen boğazınıza. Göğüs kafesiniz yerinden çıkacak gibi olur, ateş basar, ağlar, sızlar, bağırır, çağırır, yalnız kalmak istersiniz. İçinden çıkılamayacak ve hiç sonlanmayacak bir histir bu, katlanmakta zorlanırsınız. İyi tarif ediyorum ve hatta tam da sizi anlatıyorum değil mi? Biliyorum çünkü yalnız olmadığımı. Değersizlik ve yetersizlik duygularının her hücrenizi teker teker sardığını, ölümcül bir çaresizlik yaşadığınızı, bitse de gitsek dediğinizi biliyorum. Hatta beni olumsuz düşünmekle suçlayanların hemen hepsinde bu ruh hali çok daha inanılmaz boyutlarda. Benim tek farkım aklımdan her geçeni paylaşıyor olmam. Mesela sürekli hayatının her karesini paylaşan birinin gerçekten çok mutlu olduğuna inanmam ben ve içten içe de kim bilir ne dertleri var da kafasını böyle dağıtıyor diye düşünürüm. Bu konuda yanıldığımı da hiç sanmıyorum.
Depresyonun bendeki değişimleri ise tamamen klişe şeyler. Genellikle, normal zamanlarda asla tercih etmeyeceğim eylemler yaparak katlanmak zorunda olduğum damarlarımda dolaşan boşluk hissinden kurtulmaya çalışıyorum. Bu yaptığım anlık değişiklikler de yine anlık bir iyilik hali yaratmaktan başka bir işe yaramıyorlar.

Aslında siz de her gün depresyonda değilmiş gibi davranan birilerini görüyorsunuz etrafınızda. Onları ele veren şu davranışları gözlemleyebilirsiniz: aşırı yemek yemek, hiç yemek yememek, aşırı boyutta sigara ve alkol kullanmak, gelişi güzel seks yapmak, aşırı spor yapmak, bu işi hayat amacıymış gibi göstermek, sürekli pişmanlık ve suçluluk dolu iletiler paylaşmak, bunu herkesle paylaşmak, hırçınlık, aşırı alınganlık ve bence daha fazla saymama gerek yok. Hissedilen o garip duyguyu bastırmak için geliştirilen çeşit çeşit davranış. Buyurunuz buradan yakınız :)

Her insan zor zamanlar geçirir, duygusal iniş çıkışlar yaşar. Ancak herkes her zaman ne yaşadığının ya da yaşadığının doğru mu yanlış mı olduğunun farkına varamaz. En kötüsü, kişi bu ruh halinin normal olduğunu sanıp sorunun farkında bile olmadığından, çözüm için tek bir adım bile atmaz. Sonra da depresif davranışlar bir alışkanlık halini alınca ayıkla bakalım pirincin taşını.

Bir de şöyle bir durum var; her hissettiğiniz kötü his eşittir depresyon demek değil. Bazen depresyonda olmasanız da derin bir suçluluk, üzüntü ve umutsuzluk hali hayatı alt üst etmeye yeter. Yani demem o ki, olur ha kendinizi kötü hisseder ve içinden çıkılmaz bir duygu topluluğunun içine girerseniz, orada kalmamak için ne gerekiyorsa yapınız. Yaşadığınız şey her ne olursa olsun, kontrol edilemez, sıkıntı veren, ilişkilerinizi bozan, yaşamdan keyif almanızı engelleyen ve en vahimi de sizi gülemeyecek, gülümseyemeyecek hale getiren bir duyguysa, kendiniz için bir şeyler yapmanın vakti geldi demektir.


Ruh sağlığınız en az fiziksel sağlığınız kadar önemli. Eğer ruh sağlığınız iyi değilse, fiziksel olarak iyi olmanız da mümkün olamayacak. Bunu sakın unutmayın. Sahip olduğunuz hayatın başrolünde siz varsınız; bunu da unutmayın ve filminizi depresyonun yönetmesine izin vermeyin. Son bir aman ha sakın unutmayın diyeceğim bir şeyle daha pazar psikolojimin yazdırdığı bu satırlara bir son vereyim artık diyorum. Unutmayın hiçbirimiz mükemmel değiliz ve olmak zorunda hiç değiliz. Birilerinin pozitif söylemleri canınızı sıkıyorsa da size tavsiyem hemen uzaklaşın oradan ve başkalarını boş verin. Sonra da bir an evvel bu canavarla baş etmek için her ne yapmak, her nereden başlamak gerekiyorsa yapın ve başlayın. Zira benim ömrümün 33 yılı geride kaldı, bir 33 yıl daha yaşar mıyım bilmiyorum. Ama kalan ömrüm bu kötü ruh haliyle geçsin istemiyorum. O yüzden de yazdıkça yazıyorum, yazınca rahatlıyorum, şöyle bir ohh diyorum. Birazdan da kendime bir Türk kahvesi yapacağım, siz de istiyor musunuz? :)