1. Bölüm
Her şey balkona o koskoca martının konmasıyla başladı. Gahgah diye bağırırken içimde patlayan ödümün kokusu sardı buraları ve macera başladı. Nedendir bilmiyorum yaz ayları bana hep bir mutsuzluk ve de kaçma, kaçarken koşma, koşarken de düşme duygusu hissettirse de, bir martı sesi duyduğum anda bu duygudan eser kalmaz. Çünkü martı bana hep güler. Biraz hayattan, biraz oradan, biraz buradan ve en nihayetinde yine hayattan konuşurken martıyla, birden gahgah diye güler lâ’dan lâ’dan ve benimle dalga geçmesi hiç hoşuma gitmez. Eh elbet tabii bir martı ve bir insan konuşmamalıdır ve konuşan bir insana, bir hayvan böyle fütursuzca gülmemelidir ancak yalnızlık acıdır ve yalnızlar delidir ve aslında martılar acıdır ve deliler delidir.Neyse macera demiştik en son. Başlayan macera değildi yalnızca, ben de başlarım senin kahkahandan diyerek hemen klimaya mesaj attım: ” Sıcak iklimlerin soğutucusu, lütfen beni bu martıdan kurtar.” Ancak birden klima da error verdi ve macera bir anda başka bir boyuta taşındı. Birden cadı Sila’ya karşı kendimi küçük bir vagonda tek dişimle savaşırken buldum. Dağlar arasında çufçuflarken üstümden geçen martı kafama çıçtı ve ben de hemen üç kolon sayısal oynadım, çocuklarımı ve karımı da cadı Sila’nın elinden kurtardım. Çünkü benim adım o an itibariyle Hugo'ydu. Zor bir maceraydı ancak artık gerçek hayata dönmek zamanı gelmiş çatmıştı.
Bu sıcak havalardan geriye aklımda sadece bunlar kaldı. Klima, martılar ve anlamsız rüyalar. Çünkü eğer havuz yoksa, eğer deniz yoksa, eğer para ve zaman yoksa, yaz aylarının da bir anlamı yoktur ve zaman akıp giderken geriye kalan hiçbir şeyin çok da anlamlı olması gerekmez. Bazen bazı cümleler anlamsızdır ve önemli olan cümle kurabilecek kadar nefes almaktır.
***************************
2. Bölüm
Bazen karnım gorgor eder ve ben hiç sevmem o sesi çünkü o ses hiç iyi bir şeyin habercisi olmamıştır ki ben zaten haberleri de hiç sevmem.
Tam şu an karnımdan gelen gorgor sesine, karşı apartmanın çatısında konser veren martıların gahgah sesleri karışmışken, bir yandan da odamda tortor eden bir pervaneyle uyumaya çalışmak, deveye hendek atlatmak, atlattırılan deveyi gerisin geriye o hendeğe fırlatmak demektir. Yani sonuç olarak hem deveye yazıktır, hem de buna hiç gerek yoktur. Uyumak her yiğidin harcı değildir ve Avşa Yiğitler köyü bizim için “orada bir köy var uzakta” şarkısındaki köydür. Biz onu hiç görmesek de bilmesek de orada “Çemişgezek bir sevdadır” türküsünü söylemesek de, o köy bizim köyümüzdür. Orada da martılar vardır elbet ancak oradaki yaşama daha çok korkuluklardan korkan kargalar hüküm sürer. Yaşam bir su gibidir, sonuçta su da akar durur ve akan hemen her su bana martıları hatırlatır. Martılarla bozmuşsam demek. Martılar da kendilerini unutturmazlar ama. Mesela sabahları balkondaki kahvaltı kabına gagalarını sokar, kanatlarını kocaman açıp guğak diye bağırmakla yetinmeyip üstüne bir de canhıraş kahkalar atarak biz insanlara sabahları daima unutulmaz anlar yaşatırlar. Bunlar güzel şeyler arkadaşlar.
Sonuç itibariyle hayatta bazı gerçekler vardır ve bir de bazı krolar. Bu krolar, ayaklarına kundura giyip, kafalarına güneş gözlüğü takarlar ve Burhan Altıntop çantalarıyla inanılmaz bir tarz yaratarak bizi canımızdan bezdirirler. Geçenlerde Kadıköy-Beşiktaş seferini yapmakta olan bir vapurda martılara attığım simide tip tip bakan bu model bir kro bana “martılar ne de tatlı deyy mi?” diye sordu? O an ben bir panter oldum ve ağzımdan köpükler saça saça, neler dediğimi asla hatırlayamazcasına (böyle bir fiil çekimi yok!) bağıra bağıra, arkama bile bakmadan uzaklaşırken, kafama çıçan martı yüzünden, bir üç kolonluk sayısal daha oynamak zorunda kaldım. Üstelik bu sefer hiçbir anlamı da yoktu bunun. Nedendi kafama sıçılınca bundan bir mana çıkarışım? Bilebilir miydim? Ohh nooo!
Bazen karnım gorgor eder ve ben hiç sevmem o sesi çünkü o ses hiç iyi bir şeyin habercisi olmamıştır ki ben zaten haberleri de hiç sevmem.
Tam şu an karnımdan gelen gorgor sesine, karşı apartmanın çatısında konser veren martıların gahgah sesleri karışmışken, bir yandan da odamda tortor eden bir pervaneyle uyumaya çalışmak, deveye hendek atlatmak, atlattırılan deveyi gerisin geriye o hendeğe fırlatmak demektir. Yani sonuç olarak hem deveye yazıktır, hem de buna hiç gerek yoktur. Uyumak her yiğidin harcı değildir ve Avşa Yiğitler köyü bizim için “orada bir köy var uzakta” şarkısındaki köydür. Biz onu hiç görmesek de bilmesek de orada “Çemişgezek bir sevdadır” türküsünü söylemesek de, o köy bizim köyümüzdür. Orada da martılar vardır elbet ancak oradaki yaşama daha çok korkuluklardan korkan kargalar hüküm sürer. Yaşam bir su gibidir, sonuçta su da akar durur ve akan hemen her su bana martıları hatırlatır. Martılarla bozmuşsam demek. Martılar da kendilerini unutturmazlar ama. Mesela sabahları balkondaki kahvaltı kabına gagalarını sokar, kanatlarını kocaman açıp guğak diye bağırmakla yetinmeyip üstüne bir de canhıraş kahkalar atarak biz insanlara sabahları daima unutulmaz anlar yaşatırlar. Bunlar güzel şeyler arkadaşlar.
Sonuç itibariyle hayatta bazı gerçekler vardır ve bir de bazı krolar. Bu krolar, ayaklarına kundura giyip, kafalarına güneş gözlüğü takarlar ve Burhan Altıntop çantalarıyla inanılmaz bir tarz yaratarak bizi canımızdan bezdirirler. Geçenlerde Kadıköy-Beşiktaş seferini yapmakta olan bir vapurda martılara attığım simide tip tip bakan bu model bir kro bana “martılar ne de tatlı deyy mi?” diye sordu? O an ben bir panter oldum ve ağzımdan köpükler saça saça, neler dediğimi asla hatırlayamazcasına (böyle bir fiil çekimi yok!) bağıra bağıra, arkama bile bakmadan uzaklaşırken, kafama çıçan martı yüzünden, bir üç kolonluk sayısal daha oynamak zorunda kaldım. Üstelik bu sefer hiçbir anlamı da yoktu bunun. Nedendi kafama sıçılınca bundan bir mana çıkarışım? Bilebilir miydim? Ohh nooo!
Evet efenim! Bir harika izdüşümümü daha sizlerle paylaştıktan sonra, hepinizi pıtırcıklarınızdan öper, hayatta en hakiki müşfik kenterdir diyerek müsaadenizden bir dal alırım. Sağlıcakla kalın.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder