19 Temmuz 2014 Cumartesi

Amcam'a

Nefes sayımız belliymiş öyle diyor büyükler. Yani sözgelimi 100 nefes hakkım varsa 99'da çekip gidemiyorum. Ve hayat da ölümle sınayıp duruyor sabrımızı. Hem de en sevdiklerimizin ölümüyle. Bugün ailem ve benim için zor bir gün. Büyük acılar içinde kıvranan ve hatta acılarına dayanamadığı için çığlık çığlığa haykıran, ağlayan canım amcam, artık aramızda değil. Koma denen o bitme halini yaşadığı son 3 günün ardından bizi büyük bir hüzne boğup gitti. Koma: Sonun başlangıcı yani. Kalbin çalışıyor ama düşünmüyor, hissetmiyor, bilmiyorsun. Nabzın atıyor ama mutluluk, hüzün, heyecan hiçbirini hissetmiyorsun. Aslında yoksun ama sevdiklerini ölümüne alıştırıyorsun. Yavaş yavaş yok oluyor, birden şoka sokmuyorsun kimseyi. Ve sonra herkes birazcık alışınca duruma, acı gerçeği biraz olsun aklına getirmeye başlayınca bitiyor her şey. Zaman doluyor ve gidiyorsun. Meçhule yolculuğun başlıyor. Her son bir başlangıç dedikleri işte bu ve nasıl bir şeyse bu ölüm dedikleri, yaşansa da bilinmiyor. Işığı gören gidiyor, kalanlar gideni kalbinde taşıyor. İnsan çok özlüyor, ölesiye özlüyor ama giden geri gelmiyor. 

12 Temmuz 2014 Cumartesi

Pazar Psikolojisi



Eskiden bu kadar hayvansever yoktu doğru. Çünkü eskiden insanlar bu kadar acayipleşmemişti. İnsanların henüz çokça bencilleşmediği bir dönemdeydi benim çocukluğum. Çocukların parklarda oynayabildiği, ağaçlara tırmanabildiği, bahçelerde kedilerle sevişebildiği, köpeklerle top oynayabildiği, arkadaşların birbirlerinin evine rahatça girip çıkabildiği, anne yokken komşu teyzeden bir bardak suyun rahatlıkla istenebildiği kalabalık ve güzel bir çocukluktu yaşadığımız. Komşuda pişenden bize de düştüğü, bizde pişeni komşuyla bölüştüğümüz, olmayanın gözüne "bizde var baak" dercesine sokmadığımız adam gibi bir insanlık anlayışıydı bizimkisi. İnsanlar birbirlerini daha az kırardı mesela. İftira, dedikodu, riya, haset, düşmanlık, kin daha az yaygındı. Delirmemişti kimse bu kadar! Ve bu yüzden de insanlar birbirlerini sever, sevgi açlığıyla yanıp tutuşmazdı. Evinde evcil hayvanı olan çok az insan vardı. 

Şimdi artık çok farklı. Herkes gün geçtikçe daha da yalnızlaşıyor ve kediler, köpekler, kuşlar evlerimizde, sokaklarımızda, kalplerimize taht kuruyorlar. Her geçen gün biraz daha yakınlaşıyoruz onlarla çünkü onlar kalpte kapanmayan dil yarası açmıyorlar. Gerçek dost onlar. Ne yaparsan yap seni sevmeye devam ediyorlar. Seni koruyup, kollayıp senin için gerçekten üzülüyorlar. Gerçekler. Şu an yaşadığımız sanal mutlulukların içinde tek gerçek kalan onlar. Hesapsız, kitapsız pür sevgi var içlerinde. Yapmacık değiller, küçük şeylerle mutlu oluyorlar, okşayıp sevince dünyalar onların oluyor. Yalnızlığınızı alıp götürüyorlar. Ve sonra dönüp arkadaşlarıma bakıyorum ve yalnız değilmiş gibi davranmaları karşısında gerçekten üzülüyorum. Her şeyin ulu orta yaşanmasından rahatsız oluyorum. Üzülüyorum, gerçekten kahroluyorum. Her şeyden haberdar olmaktan dolayı tuhaf bir rahatsızlık duyuyorum. Eskiden kimse kimsenin balayında ne yaptığından, düğününe kaç kişinin katılıp düğün yemeği menüsünde neler olduğundan, nerede ne yemek yediğinden, evlenme yıldönümünün ne gün olduğundan, tatilde ne yiyip içtiğinden haberdar olmazdı. Evet elektronik cihazlarımız yoktu, internetimiz, sosyal paylaşım ağlarımız yoktu ve işte bu yüzden de dostluk diye bir şey vardı. Bazı şeyleri sadece dostlar bilirdi. Ya da en fazlası bir fotoğraf karesi görürdük o özel günlere dair. Şimdi herkesin her şeyini biliyoruz. Hatta bazılarının yaşamından saniye saniye haberdarız. Nereye kaçta gideceğinden, kiminle nerede ne yaptığından, ne yiyip içtiğinden, sevgilisiyle bu akşam evde mi otelde mi kalıyor olduğundan, sabah kaçta kalkıp işe gittiğinden, eve kaçta döndüğünden, kocasından gelen çiçekte yazan ve tamamen kişiye özel olması gereken mesajdan, bu akşam maçı kimin evinde izleyeceğinden ve yine tabii ki izlerken ne yiyip içileceğinden, evlenme tekliflerinden, doğumgünü sürprizlerinden ve sayamayacağım birçok "ÖZEL" detaydan haberdarız. Bunların hiçbiri ayıp değil evet gizleyecek bir şeyiniz de yok ona da tamam da dostlarınızla buluştuğunuzda konuşacak bir şey kalıyor mu geriye merak ediyorum. Ya da sadece dostlarınızla paylaştığınızda güzel olacak ayrıntılardan benim gibi dış kapının dış mandalı birinin haberdar olmasını garip bulmuyor musunuz? Bulmuyorsanız neden? Neden hiç özeliniz yok, neden sizin de kendinize ve sevdiklerinize saklayacağınız güzel anılarınız yok, neden hepsi kamu malı bunların?


İşte sonra bütün bu sanallığın yapaylığın ortasında sağıma bir bakıyorum Prens. Canım kedim! Okşadığım anda gırgırlanmaya ve mutluluğunu göstermeye başlıyor. Asla esirgemiyor sevgisini ve sanal değil gerçek. Birileriyle paylaşmadığımda çok daha güzel kalacak kadar gerçek.


Artık bir silkelenmek gerek. Nedir bu yaptığımız, neden bu kadar uluortayız bir sorgulamak gerek. Yeter demek, biraz kabuğumuza çekilmek, sosyal ağların kölesi olmaktan vazgeçmek gerek. Beğenmeyen gitsin diyeceksin ona da eminim ama ben seni de düşüyorum. Sen ne olacaksın? Ben gidersem, o giderse, listende konuşacak bir şeyi olmadığı için senin özel hayatını konuşanlar kaldığında ne yapacaksın? Biliyorum ki bir gün sen de sözüme geleceksin ama vakit çoktan geçmiş olacak. Geriye dönüp baktığında kendine özel hiçbir şeyin kalmaması seni de üzecek. Burada seni eleştiriyor gibi gözükürken çuvaldızı kendime batırdığımı da lütfen fark et! Ve hayatına kaldığın yerden daha gerçek şeylerle devam et. Haydi bakalım Allah'a emanet.


Sevgiler

6 Temmuz 2014 Pazar

Diriliş


Ağlarken düşünüyorsun ve insan olduğunu anımsıyorsun. Anlıyorsun biraz, severken düşünmediğini, düşünerek sevilmediğini. Yolları ayrı, durakları farklı iki insanı bir araya getirenin ne olduğuna yoruyorsun kafanı. Kafan kazan, hayat kepçe, dilinde kelepçe susarak seviyorsun, durarak yürüyorsun. Adımlarının ardı arkası kesilmiyor ama ilerleyemiyorsun. Temkinlisin, biraz da deli. Sakinsin sen de biraz belki. Hedefin belli, sonucun şaibeli. Taraf tutuyorsun ve bazen şaşırıyorsun hedefi. Bilemiyorsun var mı bu terk edilişlerin bir sebebi ve hatta diyebilirsin ki seçmeli miyim ille de birini. Peki, hiç fark ettin mi ne kadar azımız sevebilmişiz bir diğerini ilk seferki gibi. Bir yerlerde bulup, canına okumalı o ilk terk edeni, silip süpürüp üstümüze tüküreni. Ölesiye sevebildiğin gibi, bir kalemde silebilmelisin seni diri diri gömeni. Fakat bugün hiç içmediğim gibi içiyor, hiç kaldırmadığım gibi kaldırıyorum kadehimi. Paylaştıkça çoğalan yalnızlığım kadar hatırlıyorum, onun zerresi kadar sevmiyorum seni. Yalnızlığımı seviyor, durgunluğuma kızıyor, suskunluğuma ağlıyorken, şakaklarına dayıyorum ve kusuyor parmaklarım  tüm nefretimi. Sessizce bekliyorum nefretim tarafından terk edilmeyi. Bir başlangıç kadar sıradan buluyorum her sonu, her bitişi. Ama sanki birini bulsun diye yaratılmış diğeri. Geçmiyor bu yaraların izi. Teker teker çöp ilan ediyorum kalbimde biriktirdiklerimi. Sen de artık vazgeç, terk et, azat et beni. Hikâyelerimin arasından çek kendini ve göm hırsını, inancını ve şiddetini. Bozmalısın yol yakınken en derine gömdüğün yeminlerini. Ağlarken akan her gözyaşın silmeli mazinin izlerini… Ve insan yeri gelince, hiç ölmemiş gibi dirilebilmeli.