2 Ekim 2015 Cuma
29 Eylül 2015 Salı
Hesap Günü

Yağmur yağıyor olabilir, sen dokunabiliyor musun ona, o önemli.
Bırak yağsın, sen ıslanmak istiyor musun onu söyle.
Durabiliyor musun karşısında tüm gücünle damlaların, kafan çatlayana kadar düşünebiliyor musun düşünemediklerini?
Sanmıyorum!
Yapabildiğin en iyi şey; kucaktan kucağa gezip olmadık bedenlerde sevgi aramak. Her seferinde hayal kırıklığı yaşamaktan bıkmadığın için de bugün hayatın böylesine paramparça.
Anlamıyorsun!
Çok zavallısın, çok yalnız, çok kimsesiz ve az gururlu. Gurur önemli.
Önemsemiyorsun!
Onurun vardı bir zamanlar, uğruna savaş verebileceğin. Şimdi sıradan bir çarşaf izisin yataklarda.
Ne bekliyordun?
Duyamıyorsun bile içindeki çığlıkları, hakaretler yağdırıyor geçmişin sana. Herkese sağır, ona dikkat kesiliyorsun.
Yanılıyorsun!
Yenilgiyi kabul edemiyorsun. Düşündükçe içinden çıkılmaz bir hal alıyor her şey ve içindeki ormandan bir çıtırtı duyuyorsun.
Yanıyorsun!
Küllerin rüzgara kapılıp etrafı pisletecek; kokacak, her yer is kokacak, durduramıyorsun!
Durmuyor zaman, aktıkça akıyor, büyüyor çığ gibi, üzerine düşüyor, bir yerlere koşuyor. Sızıyorsun, olduğun yerde öylece sızıyorsun. Bir avuç hayatın kaldı, onu da boşa
HARCIYORSUN!
Etiketler:
depresyon,
hesap günü,
Kıyamet,
mahşer günü,
son
5 Eylül 2015 Cumartesi
Kitabın Tarihi Serüveni
Antik Doğu’da kil tabletler üzerine, Yunan ve Romalıların papirüslere, Ortaçağ’da tahta sıralara yazılan, atalarımızın ele alınacak, bizimse cebe sığacak hale getirdiğimiz kitabın serüveni, sandığımızdan da uzun. Boyut ve hacmini matbaanın icadıyla değiştiren kitap, bilginin korunması ve yayılması sürecinde bir devrim niteliği taşıyor. 1882 yılında Littré’nin yaptığı tanıma göre “Elyazması ya da basılı bir metin için gerekli malzeme olarak kullanılan birçok kâğıdın bir araya getirilmesi.”; 1931 yılında Malo-Renault’nun Kitap Sanatı’nda yaptığı tanıma göre “Basılı formaların bir araya getirilip birlikte dikilmesi ve ortak bir kap altına yerleştirilmesi” ve 1962 yılında da Grand Larousse Encyclopédique’te geçen şu tanıma göre kitap “Kâğıttan ya da ciltli bir kapak altında bir araya getirilmiş basılı kâğıtlar bütünü” demektir. Ancak bu tanımlar yalnızca günümüz kitaplarını tarif ederler. Kitabın tarihine baktığımızda kopyalanan ve taşınabilir hale getirilip yayılan her metin topluluğuna kitap dendiğini ve kitabın kâğıdın icadından önceki süreçte de var olduğunu bilmek gerek. Buradan hareketle Eski Doğu’nun ve klasik Antikçağın dikili taşlarının da aslında birer kitap olduğunu varsayabiliriz. Fakat önemli olayları unutmamak adına taşların üzerine yazıt olarak kazınan bu eserlere tam olarak kitap demek de çok doğru olmayacaktır çünkü kitap; doğası gereği taşınabilir ve kopyalanabilir bir nesnedir. Bu eserleri ise ne taşımak ne de kopyalamak ve yaymak mümkündür. Bu nedenle bu eserlere içerik yönünden kitap, şekil yönünden yazıt demek daha doğru olacaktır.
Albert Labarre’ın Yunan-Roma dünyasından bugüne, kitabın tarihine dair çok çarpıcı ayrıntılara yer verdiği “Kitabın Tarihi” adlı eseri, bu konuda çıkarılmış kısacık bir özet aslında. Ancak ufkunuzu açacağından hiç şüphem yok. Zira konu, kitabın sayfalarında ilerledikçe insana araştırma şevki veren, daha fazla, çok daha fazla şey öğrenmek istediğiniz bir konu halini alıyor.
Dilerseniz biraz irdeleyelim kitabımızı. Bu çalışma, kitabın bir nesne haline gelmeden önceki ve geldikten sonraki serüvenini anlatıyor. Bu kitap Türkiye’de 90’lı yıllarda ulusal bir gazetenin “Cep Üniversitesi” üst başlığı altında dağıttığı kitaplardan biriydi ve kafalarda “Kitap nedir?” sorusunun pek de yer almadığı bir dönemde, okuyucuyu bu soruya cevap aramaya mecbur eden bir kitaptı.
Eser, Sümerlerin çivi yazısıyla başlayan kitabın serüvenini anlatıyor. Bir sonraki adımında Mezopotamya’ya geçen kitap, buradan Mısır hiyeroglifine, kil tabletlere, papirüse, parşömene, kâğıda ve son olarak da tablet bilgisayarlara kadar uzanıyor. Ama Kitabın Tarihi konuya en başından yani papirüs ve parşömenin ham maddesini, yüzyıllar süren evrim sürecini anlatarak giriş yapıyor. Bizans edebiyatının ilk yazılı kitaplarının yüzlerce metrelik papirüslere yazıldığını, codex ve volumen arasındaki farkı, kitabın yüzyıllara göre gelişimini, evrimini, adlarını, ilk basılı kitabın inculabula adıyla anıldığını ve 42 satırlık bir kutsal kitap olduğunu bu eserle öğreniyoruz. Kitabın Tarihi’nde bunların yanı sıra, matbaaya geçiş evresi, Gutenberg’in yıldızının nasıl parladığı, ciltleme, süsleme illüstrasyon mesleklerinin doğuşu, basın-yayın süreçlerinin ortaya çıkışı ve Fransız devrimine kitabın etkisi gibi konulara da değiniliyor.
Kitap demişken kütüphane dememek mümkün değil. Eserde kütüphaneciliğe ilişkin en öne çıkan nokta, bu işin manastırlarda başlamış olması. Bu bilgi ışığında Hristiyan din adamlarının, kitabın tarihinde önemli bir yer tuttuğunu söyleyebiliriz. Keşişlerin günlük işlerinin yanı sıra elyazması kitapları elbirliğiyle çoğaltmış olmaları ise, o dönemden günümüze birçok eserin aktarılmasını sağlamış. Bazı elyazmalarının yazımı birkaç günde biterken, bazıları ise birkaç yılda bitermiş. Kitapta bu dönemden manastırlar dönemi olarak bahsedilmiş. Bu dönemi Albert Labarre, “Büyük manastırlar entelektüel yaşamın tek merkezi” diye tanımlıyor. Din adamları bu döneme öncülük ettikleri gibi matbaanın yayılmasında da önemli bir yer teşkil etmişlerdir. Reform döneminde ise kilise otoritesi bu kez yok etmek için çalışmış ve bu dönemi Labarre şu sözleriyle özetlemiştir: : “(…) bu yüzyıl yalnızca kitapları yok etmekle kalmayan, bunları basan, satan, dağıtan ya da elinde bulunduran kişileri de ortadan kaldıran odun alevleriyle aydınlanır.”
Eserin Hümanizma ve kitap adlı bölümünde 1453 yılında Türk istilasından kaçmış olan Bizanslı okuryazarların İtalya’ya sığınmalarıyla oraya Yunanca bilgisini sokmalarından da bahsediliyor. Böylece Yunan yazı karakterlerinin basılı olarak ilk kez İtalya’da ortaya çıktığı bilgisine de ulaşma imkânı buluyoruz.
Kuşkusuz ki medeniyetin gelişimindeki en temel unsur; bilgi ve kitap da bu bağlamda en önemli kaynak. İlk çağlardan günümüze dek farklı gelişim evreleri geçiren ve bunu konu edinen bu eser yoluyla, kitabın ortaya çıkışını ve gelişimini, çeşitli kültürel, ekonomik, politik ve coğrafik etkenlerle şekillenişini, elektronik yayınlar öncesinde basılı bir şekilde varlığını sürdürüşünü detaylı bir şekilde öğrenme şansına sahip olacaksınız. Bilginin tarihi olarak da adlandırabileceğimiz kitabın tarihini bilmek, geleceğe dokunmak demek. Özetle eserde “Kitap nedir, kitap nasıl doğdu?” sorularına cevap bulurken, ilk kitapların nasıl yazıldığını, kimlerin kitap yazmayı geliştirdiğini, kitabın tarihini, tarihçesini öğrenecek ve kitabın gelişim sürecini öğrendikten sonra artık ona bakış açınızı değiştireceksiniz.
Hangi coğrafyada, iklimde, dönemde olursa olsun bilgi kaynağı kabul edilen ve bilginin, bilimin ve kültürün korunmasında ve yayılmasında çok önemli bir yeri olan kitaplar, günümüzde artık varlıklarını elektronik mecrada sürdürseler de, kitap tutkunları için kâğıt kokusu sonsuza dek vazgeçilmez olacaktır. Her kitap bir dünya, her satır ayrı bir yolculuk. Hepinize nice iyi yolculuklar.
Etiketler:
Antikçağ,
hümanizma,
kitabın tarihi,
kitap,
Yunan tarihi
25 Temmuz 2015 Cumartesi
Gâvur Mahallesi'nde Tarihe Yolculuk
Yıllar yılı ötekileştirilmenin en uç noktasını yaşadığımız coğrafyamız topraklarında bizlerden, hele ki büyükşehirlerde büyümüş anne babadan geçme Anadolulu biçarelerden çok daha Anadolulu bir yazarla karşı karşıyayız: Mıgırdiç Margosyan. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümü mezunu olan Margosyan, 1966-1972 yılları arasında Üsküdar Surp Haç Tıbrevank Ermeni Lisesi’nde müdürlüğün yanı sıra felsefe, psikoloji, Ermeni dili ve edebiyatı öğretmenliği yapmış, bugünse Ermeni edebiyatına adını altın harflerle kazımış Ermeni bir yazar.
Biz sanırız ki Ermeniyse çok acayiptir, bambaşka bir insandır, bizlere benzemez, halimizden anlamaz. Oysaki gelenek göreneklerimizden tutun da sofra adabımıza, erkek çocuğa düşkünlüğümüzden tutun da atasözlerimize, evlilik ritüellerimizden ölü arkasından dağıtılan yemeklerimize kadar tamamen aynı kültürün insanlarıyız. Başkalaştırmaya bayıldığımızdan, ötekileştirince iyi bir şey yaptığımızı, vatanımıza sahip çıktığımızı sandığımızdan, yıllar yılı Osmanlı topraklarında yan yana evlerde huzur içinde yaşadığımız bir etnik ırka, yüz çevirmişiz. Yazık ki ne yazık. İşte Margosyan, amacı hiç de o olmamasına rağmen gözümüze gözümüze sokuyor bu ayıbımızı. Kimseye öfkeli olduğundan, dışlanmanın öcünü almaya çalıştığından değil, Diyarbakır topraklarında yaşayıp onbeş yaşına kadar anadili Ermeniceyi öğrenemeyişini, şehirde Ermeni okulu olmadığından anadilinde eğitim görememiş bir Türkiye vatandaşı olarak yaşadıklarını çok tatlı ve yumuşak bir üslupla okuyucusuyla buluşturmayı istediğinden yazmış Gâvur Mahallesini. İyi ki de yazmış. Ne kadar geç fark etmiş olursanız olun, mutlaka keşfetmeniz gereken bir yazar ve eser.
Gâvur Mahallesi mi? O nasıl isim öyle diyorsunuz biliyorum ama var öyle bir yer. Hani şu Diyarbakır’da Ermenilerin Kürtlerle, Türklerle, Yahudilerle ve Süryanilerle iç içe, komşu komşuya yaşadığı, diğer adı "Hançepek" olan mahalle. Margosyan’ın 1938 yılında ebe Kure Mama tarafından doğurtulduğu küçücük bir yer. Diyarbakır’ın daracık sokakları arasında sıkışıp kalmış bu mahalle, adında bas bas bağıran ötekileştirilmişliğe inat; farklı gelenek, görenek, din ve dilleri ortak bir kültürde birleştirmeyi başarıyordu. Bugünse zamanının ünlü Gâvur Mahallesinden geriye kala kala üç beş Ermeni ailesi, bir de namı yürüyüp gitmiş olan adı kalmış. Artık o topraklarda, o eski çeşitliliği, o eski birliği ve bir o kadar da farklılığı bir arada bulmak maalesef ki imkânsız.
Yazar, kitapta sizi o küçücük mahallede öyle bir gezintiye çıkarıyor ki; bu gezintiyi adeta sihirli bir değnek değmişçesine tam da olayların yaşandığı mekânların içine girerek yaşıyorsunuz. Margosyan, yaşayan ve yaşatan tasvirleriyle mahalleyi öylesine güzel ve gerçeğine uygun anlatıyor ki; kendinizi bu anlatı içerisinde bambaşka güzellikte bir diyarda hissediyorsunuz. Bu kadar övgüyle bahsediyorum yazardan çünkü bunu gerçekten fazlasıyla hak ediyor. Neden diyecek olursanız hiç görmediğiniz, hatta hakkında hiçbir fikrinizin olmadığı “Kure Mama, Papaz Arsen, Surp Giragos Kilisesi” gibi kişi ve mekânları, bir kameradan izliyormuşçasına net bir şekilde görmüş, tanımış kadar olmanızı sağlayabilmek, her öykücünün başarabildiği bir şey değil. Hele de bunu anadili Türkçe olmayan çok dilli bir mahallede büyümüş biri yapıyorsa önünde iki kez eğilmek gerekiyor. Margosyan, mahallenin çok dilliliğinden nasibini almış olduğundan kitabı üç dilde “Ermenice, Türkçe ve Kürtçe” yayınlatarak buradaki kültür ve dil çeşitliliğini, bir kez de bu şekilde vurgulamış oluyor.
Anlatırken hep “Bizim oralarda” diyerek başlıyor sözlerine çünkü o da oraya, o mahalleye ait ve o mahallenin çocuklarından biri. Dini farklı olsa da oradakilerle aynı dili konuşuyor, aynı sokaklarda top koşturuyor, aynı havayı soluyor. Ancak hiçbir zaman top oynama önceliğine sahip olamayan kendi gibi Ermeni olan arkadaşlarıyla birlikte daima “haço” (haç takanlar) lakabıyla çağrılıyor. Haço aşağı, Haço yukarı. Öteki olmak da o zamanlarda başlıyor.
“Söyle Margos Nerelisen, Biletimiz İstanbul'a Kesildi, Tespih Taneleri, Kirveme Mektuplar, Kürdan” yazarın kitaplarından yalnızca birkaçı. Öykülerini, anadillerini bilmeyen birçok Ermeni’ye ulaşabilmek adına Türkçe yazmayı tercih etse de Margosyan, ilk kitabı "Gâvur Mahallesi"ni ilk önce Ermenice olarak yazmış ve 1984’de bu kitap; Ermenice "Mer Ayt Goğmerı" (Bizim Oralar) adıyla yayınlanmış. 1992’de Türkçesi “Gâvur Mahallesi”, 1994’te ise Kürtçesi "Li Ba Me Li Wan Deran" yayınlanmış ve kitap 1988’de ona bir de Paris’te, Ermenice yazan yazarlara verilen Eliz Kavukcuyan Edebiyat Ödülü’nü getirmiş.
Margosyan, öykülerinde yaşadıklarını, aynen olduğu ve gördüğü gibi anlatarak okuyucusuyla arasında sıcak bir bağ kuruyor ve bunu kitabının başındaki şu temennisiyle de vurguluyor:
“Yazılarımda bizim oraları anlattım,
gördüğüm ve yaşadığım gibi.
Tipleri ve adlarını hemen hemen aynen
verdim, değiştirmeden, oldukları gibi.
Onlardan, o bacolardan, o dayılardan,
o amcalardan çoğu öte tarafa göçmüşlerdir.
Adları, hatıraları biraz da bu
satırlarda, bu kitapta yaşasın”.
Başta da söylediğim gibi kitapta, ötekileştirilmenin en uç noktalarında yaşadığımız günümüz coğrafyasında bir zamanlar birlikte yaşayabildiğimizi ve birlikte yaşayabilmenin bir kazanım olduğunu, ötekileştirmenin bizlere sonradan öğretildiğini ve bizi biz yapanın bu farklılıklar olduğunu görüyorsunuz. Üzülüyorsunuz ve neden sorusunu defalarca soruyorsunuz kendinize. İşin siyasî, politik, ulusal kısmını bir yana bırakıp sadece insana özgü bir birlik duygusuyla o günlere özlem duyuyorsunuz. Kitap ne Ermeni meselesinden bahsediyor ne de başka herhangi bir siyasi olaydan. Her şey ama her şey; yaşanmışlıklardan alıntı. Diyarbakırlı Ermenilerden olmasanız bile atalarınızdan ve kendinizden birçok parça buluyorsunuz kitapta. Her öykü sanki ayrı bir sosyolojik inceleme ve ortak bir geçmişin tasviri.
11 öykü yer alıyor kitapta; “Gâvur Mahallesi”, “Kure Mama”, “Güvercin”, “Şişli'de Yağmur”, “Ne Mutlu O İnsanlara Ki Bu Dünyada Fakirdiler”, “Dikran, Nazar, Haço ve Diğerleri”, “Tumas'ın Kızı”, “Bizler”, “Ekmek, Ekmek, Ekmek”, “Kığh Silva”, “Haço”.
Kitapta dikkatinizi çekeceğini düşündüğüm ilginç bir nokta var ki; o da Dikran adına sıkça rastlıyor oluşunuz. Evet, sıkça bu isme rastlıyorsunuz çünkü o zamanlar Gâvur Mahallesinde erkek çocuklarına Diyarbakır’ın Ermenice adı olan Dikranagerd isminden yola çıkarak en çok bu ad verilirmiş. Bunun bir başka nedeni de anne babaların erkek çocuklarını yere göre sığdıramayışları aslında. Çünkü Dikran ismi aynı zamanda Diyarbakır’da yaşamış bir kralın adı. Bu durumda oğlan çocuğu "kral gibi yaşasın" arzusu, bu geleneği doğurmuş dersek de abartmış olmayız sanırım. Uzun lafın kısası, farklı kültürlerin, dillerin, lezzetlerin ve dinlerin anlatısı olan bu kitapla tarihte bir yolculuğa çıkmaya hazırsanız, sizi “Gâvur Mahallesi” ile tanışmaya davet ediyorum. Okuduktan sonra bir durup düşünmeniz dileğiyle.
(Ayraç Dergisi - Nisan 2015)
Nihal YORMAZ
22 Mart 2015 Pazar
Türk Kadını
Eveeeet. Türk erkekleri hakkında yazdıklarımın üzerinden
neredeyse üç ay geçmişken ve ortalık biraz yatışmışken sıra kadınlarımıza
geldi. :) Ne yani ben bilmiyor muyum nasıl varlıklar olduğumuzu ve türümüzün
bir benzeri olmadığını ya da belki de bütün kadınlar olarak aynı olduğumuzu. (Bundan pek emin olamadım.) Ben mükemmeliz dememiştim zaten. Sadece erkekler
kendilerine bir baksın sonra konuşalım istemiştim ama bir tane erkekten bile nezaket
dolu bir geri dönüş almadım :) ve buna nedense hiç şaşırmadım :) Hatta sayelerinde
yazdıklarım tasdiklendiği için sevindim bile.
Haydi, şimdi eğri oturup doğru konuşalım kızlar ve şöyle bir
arkamıza yaslanalım. Gereksiz alınganlık yapmadan, her cümleden kendimize pay
çıkarmadan, eleştirilmekten gocunmadan bir bir sayalım Türk kadınının
özelliklerini.
Türk kadını, erkeğinin
- Esmer olmasını
- Kılsız ve kaslı olmasını
- Ayda en az 4000 lira (en fazla için bir üst sınır yok) kazanmasını
- Sarışın olmamasını,
- Sportif ve karizmatik olmasını,
- Hem maço hem efendi, hem anlayışılı ve modern, hem geleneksel ve tutucu, hem eğlenceli hem ağırbaşlı, hem gezmeyi seven hem evcimen bir adam olmasını
- Mutlaka arabasının olmasını
- Kültürlü olup ukalalık etmemesini
- Sürprizlere bayılmasını (tabii ki kadınına yaptığı sürprizlere) yani bir başka deyişle kadınını şımartan bir erkek olmasını
- Alışverişe kendiyle gelmesini ve sonsuz saatler boyu şikayet etmeden yanında durmasını
- Adamın yatakta 10 erkek gücünde, adonisli, baklava karınlı, trisepsli, bisepsli bir biskolata erkeği olmasını isteyen eşine de benzerine de dünyanın birçok memleketinde sıkça rastlanan bir canlı türüdür.
Ayrıca Türk kadını
- Her erkeğin kendisini yatağa atmaya çalıştığını sanan
- Düzenli aralıklarla başı ağrıyan
- Ayın belli bir kısmında regl sancısı çeken, diğer bir kısmında regl öncesi ve sonrası sendromu yaşayan
- Oturduğu kafedeki bütün kızları erkeklerden daha çok dikizleyip sonunda hepsini "kezban, kaşar ya da varoş" ilan eden
- Muhitine göre türler arası birtakım farklılıklar gösterip Bağdat Caddesi'nde Louis Vuitton ya da Michael Kors çantayı özenle vücuduna 90 derecelik açıyla tuttuğu koluna yerleştiren, daima sarı ve 9864646 metre olan saçını deli Şaziye gibi kabartan, Taksim'de yırtık pantolan ve ağızda sigarayla asi kız triplerine giren, saçından kızıl boyayı eksik etmeyen,
- Sevgilisinin yanında salata, eve gidince 3 Big Mac menüyü nefes almadan 10 dakika içinde tüketen
- Her pazartesi diyete başlayıp her pazartesi akşamı bozan
- Bana bir şey olmaz deyip rakıyı diken ve erkek arkadaşının kucağına kusan
- Kendini Rus ve Ukraynalı kadınlarla aşık atmak zorunda hisseden, Anadolu genleri taşıdığını kabul etmeyip simsiyah kaşlarına rağmen kafayı platin sarıya boyatan
- Sıkıcı, sıradan ve alışılagelmiş hediyelerden hoşlanmayan
- Sevgilisi telefonu açmadığında 5876303 kere daha arayıp, 6876520231 tane whats app mesajı atan
- Kızlarla rakı balık yapmaya çıkmak için sevgilisinden izin alıp bütün gece erkeklerden konuşan fakat her şeyden önemlisi
"Adamın kalbine giden yola gerekirse mayın döşemeyi de, kendini bilmez erkeklere haddini bildirmeyi de çok iyi bilen, elinden her iş
gelen, hem çocuk hem kariyer yapabilen, çalışkan, özverili, sağduyulu,
merhametli ve fakat maalesef ki 21. Yüzyılda bile Türk erkeğinden şiddet gören, itilen,
kakılan, cinayetlere kurban giden, narin, duygulu, sevgi dolu, bir türlü
kıymeti bilinememiş çok özel bir canlı türüdür."
Canım ülkemin, canım kadınlarının son zamanlarda maruz kaldığı ya da bizim son zamanlarda daha sık haberdar olduğumuz vahşeti görmezden gelip de burada oturduğum yerden onlara ağzıma geleni sayamam, saymam. Zaten bu kadar masum hatalar dışında da başka hiçbir eksiğini bulamıyorum kadının. Kadına "kadın" demeye bile dili varmayan "bayan" deyip duran, saydığım ve sayamayacağım sayısız özelliğiyle beni her gün biraz daha çileden çıkartan erkekler kusura bakmayacaklar artık! Her ne yaparlarsa, erkeğe nasıl davranırlarsa davransınlar, şiddeti, öldürülmeyi hele ki katledilmeyi asla hak etmiyor hiçbiri. Sen de artık kendine gel ve eleştirip durmak yerine
KADINI SEV ve ELİNİ İNDİR!
24 Şubat 2015 Salı
Siktir et !
Birini çok sevdiğin zaman onun seni senden daha az sevmesine tahammül edemezsin. Onun seni ne kadar sevdiğini de pek tabii ki ne kadar aradığından, sorduğundan ve görüşmelerinizin sıklığından çıkarabilirsin.
Biri seni önemsemiyorsa şu bi gerçek ki o seni sevmiyor. Bu, özellikle de sevgilinle olan ilişkinde kanun kadar doğru bir bilgi. Çünkü, sevdiğin insanı merak eder, gün içinde sesini duymak, akşam iş çıkışı onu görmek, hafta sonu onunla plan yapmak, yaşadığın iyi, kötü ne varsa ilk onunla paylaşmak istersin. Bundan doğal bir şey yok. Önemsediğini göstermenin ilk ve en basit yoludur bu ve saydıklarımdan bir tanesinde bile bir aksaklık oluyorsa inan bana o ilişkide mutlaka yolunda gitmeyen bir şeyler vardır. Şimdi sen sevgilim beni aramıyor diye bozuluyorsun ya çok haklısın bozulmakta. İnsan çok sevdiği birinin onu önemsemediğini anladığında yıkılıyor, çaresiz kalıyor. Ama çare de oturup sonucu beklemek değil, inan ki değil.
Ne yapman gerekiyor biliyor musun? "Beni niye aramıyorsun" diye onu sıkıştırmak yerine, ondan vazgeçmenin bir yolunu araman gerekiyor. Bulamayacaksın da biliyorum aslında ve sonunda da vazgeçen ister sen ol ister o olsun en üzülen yine en çok seven olacak.
Zaten unutamayacaksın da sadece vazgeçeceksin. Ama bu, hayatındaki insanın yanındayken bile sana uzak durmasından, seni sadece yatakta sevmesinden çok daha iyidir inan buna.
Neden daha iyi bir muameleyi hakettiğini düşündüğün halde, daha azıyla yetinesin ki. Kendine gel ve terk edilmek ya da terk etmek fark etmeyecekse vazgeç gitsin. Hayata bir kez daha gelmeyeceksin! Yani demem o ki; canını sıkan her ne varsa vakit kaybetmeden bir güzel siktir edeceksin!
18 Şubat 2015 Çarşamba
HAYATIN ADALETİNİ SORGULAYAN BİR ROMAN: ÇIPLAK VE YALNIZ
“İnsanın sesi değiştiyse, içinde bir şey ölmüş demektir.” diyor romanın bir satırı ve benim için orada başlıyor farklı bir deneyim. O satırları okuyana kadar, fark etmiyorum zaman içinde sesimin değişmiş olduğunu. Ama yazar fark et ve öyle devam et diyor.
Hamdi Koç, ta yaratıldığı ilk anda kendine bahşedilmiş üstün yazma yeteneğine sahip bir yazar. Uzun süre tartışılacak kalın, hem de çok kalın bir romanla “Çıplak ve Yalnız” ile 2013 yılında raflardaki yerini aldı ve bu romanını 2014 yılının Haziran ayında 43. Orhan Kemal Roman Armağanı ile taçlandırdı.
İlk başta 600 sayfa olmasıyla dikkat çekiyor roman. Eyvah diyor insan, gözü korkuyor eline alanın. Ama okumaya başlayınca fark ediliyor içeride ne kadar sıradan, günlük ama akıcı bir dil kullanılmış olduğu. Hemen her satırında aynı anda hem güldürüp, hem düşündüren bir üslubu var yazarın ancak o kadar uzun ki kitap, okudukça ve sayfalar ilerledikçe yazarın üslubuna alışıyorsunuz ve meraklanmak yerine üzerinize bir rehavet çöküyor. Neden bu kitap 250 sayfa yazılıp bırakılmamış ki demeniz de muhtemel. Özellikle de gelişme bölümünün 500. sayfada birdenbire bitip, son 100 sayfanın sonuç bölümüne ayrılmasına ve hatta sonuç bölümünün kitabı daha fazla uzatırsak tadı kaçacak dercesine geçiştirilmesine de bozulmamak elde değil. Kitapla ilgili en büyük yıkımınızın bu olacağını söylersem mübalağa etmiş olmam sanırım.
Bir başka üzerinde durulması gereken nokta ise yazarın baştan beri övgüyle bahsettiğim akıcı üslubunun bir edebiyat ödülü almak için ne derece uygun olduğu. Belki de tam bu noktada aklımıza Louis Ferdinand Céline’inşu sözlerini getirmeliyiz: “Edebiyata inanmıyorum ama bu konuda çok yetenekliyim.” Bir eserin böyle bir ödülü hak etmesi için, türdeşleriyle aynı dili kullanması bir mecburiyet mi? Yazarın, yapmak istediği şey ağdalı, bol aforizmalı, şiirsel bir dil kullanmak mıydı acaba? Ya da kendini bir türe sokmak, kitapçı reyonlarındaki levhalardan birinde herhangi bir kategoride olmak, bir edebiyat ödülüne layık olmak için kendi gibi yazmaktansa, daha ağır bir dil kullanmak gibi kaygılartaşımış mıydı yazar? Ya da taşımalı mıydı? Bana kalırsa yazar, kendini bilinen bir kalıbın içine sokmamış, oçarkın bir parçası olmak yerine, kendi zembereğinde dönmüş, kendi bildiği, dilediği ve hissettiği gibi yazıp, yazdıklarını bir armağanla ödüllendirmiş ve işte tam da bu sebeplerle güzel, farklı, okunası ve ödüle layık bir roman olmuş.
Peki, neler var bu romanda? Uzun süre tartışılacak, çarpıcı bir hikâyeyi konu edinen romanda Kafka’dan, Yusuf Atılgan’dan, Oğuz Atay’dan alıntılar bulmakla kalmayıp Mesut Akarsu karakterinin hayatı üzerinden 1960’ların Türkiye’sine nostaljik bir yolculuk yapıyorsunuz. Ankara’daki bekâr evinde telefonla aldığı amcasının ölüm haberinin ardından Ünye’ye, ailesinin memleketine doğru maceralı, bol hikâyeli bir yolculuğa çıkan Mesut Akarsu, okuyucuyu hem kendinin hem de ülkenin geçmişinin karanlık yönleriyle yüzleşmeye çağırıyor. Mesut’u Ünye’de, hayatı boyunca hiç tanımadığı ancak hayatının geri kalanında istese de istemese yanında olacak AllahŞükür, Şah, Felek, Akide ve Asiye gibi, Yasemin, Hikmet ve Muzaffer Amca gibi çok farklı, çok sıra dışı insanlar bekliyor. Adları gibi nevi şahsına münhasır bu roman karakterleri de kitap boyunca en yakın tanıdıklarınız haline geliyorlar.Dürüst, dobra, bir miktar patavatsız, çokça bencil ama bir o kadar da meraklı Mesut yani baş kahraman, birden bire kendini toplu mezarlarla, hayaletlerle, tuhaf sanrılarla ve açıklanamayan metafizik öğelerle mücadele ederken buluyor. Kitapta bu metafizik öğelere yer verilmesi, Ünye köylüsüne yaptırılan zorlama felsefi diyaloglar, roman için ne kadar yerinde olmuş tartışılır ancak bu alanda iyi bir deneme olduğunu söyleyebiliriz.
Bu kitapta, insana dair bir şeyler var. Bir başka deyişle insana haslık, küçük bir kasabanın verdiği saflık, yapmacıksız bir doğallık ve tatlı su kurnazı denen türden bir çakallık var romanda adı geçen herkeste. Ama dediğim gibi, en vahşet dolu sahnelerde bile duygusallık ve katışıksız bir insanlık var bu kitapta.
Tüm bunları, ölülerle konuşan Huriye’ye bakınca da görebiliyorsunuz, Huriye ortadan kaybolunca geride kalanlarda bıraktığı izlere bakarken de. Akıde’ninçocuğunun babasını merak ederken bile insana dair bir duygu yoğunluğuna kapılıyorsunuz. Rıza katil mi değil mi, ölmüş bir amca mı öldürülmüş bir amca mı daha iyi, Mesut’un hikayeleri doğru mu yoksa beyninin ona oynadığı bir oyun mu sorularına cevap ararken de, hep bu naif insanlık halinin üzerinize çöktüğünü göreceksiniz. Kitap bitene dek bu böyle sürecek ve morgları, gasilhaneleri, cenaze evlerinin Karadeniz’e ve Karadenizlilere has hallerini ezberleyeceksiniz. Yer yer Mesut’a ve zorla içine çekildiği yeni yaşamına iğrenerek bakacak, yer yer Mesut’a kızacak ve bu ne bencillik be adam diyecek ve “Çay içelim mi?” sorusuyla sayısız kere karşılaşmaktan bıkacaksınız.
Romanın olumlu, olumsuz tüm yönlerini bir yana bırakacak olursak, bu kitabı okumanız için 1960’ların Karadeniz’ini merak ediyor olmanız bile yeterli. Hele ki, oraları, oralarda hiç bulunmamış birinin ağzından dinliyor olmanız, sizi bu kitaba bağlayacak en önemli noktalardan biri. Gerçi romanın kahramanı oraları bilmiyor ama yazarımız Hamdi Koç Fatsa’lı toprak ağası bir ailenin çocuğu aslında. Bu noktada da, yazarın ustalığını göz ardı etmemek ve bildiği duyguları, bildiği bir yaşamı, adetleri, gelenekleri, bilmiyormuşçasına aktarışını alkışlamak gerek.
İnsan ruhunun derinliklerine cesurca inen ve oralarda yakaladığı tüm duyguları umarsızca ama bir o kadar da samimiyetle ortaya seren yazarı, takdir etmek istiyorum. Yazardaki cesareti, sizin de hayal ettiğiniz ama dile getiremediğiniz şeyleri dillendirebildiği için kıskanabilirsiniz belki. Kitap bittiğinde, arkanıza yaslanıp şöyle bir düşüneceksiniz: “Bu hikâye gerçek mi kurgu mu?” Sanki bir şeyler var gerçeği kurgu gibi göstermek zorunda bırakan diyeceksiniz. Sanki birinden dinlenmiş ve sonra isimleri değiştirilerek romana dönüştürülmüş olabilir mi diye şüpheleneceksiniz. İnanın, okuyunca bana hak vereceksiniz.
NİHAL YORMAZ
(Ayraç Dergisi - Aralık 2014 Sayısı)
4 Şubat 2015 Çarşamba
Haruki Murakami - Zemberekkuşu’nun Güncesi
Japonlar ne yapsa beğeniyorum, ne yazsa okuyorum, ne çizse hoşuma gidiyor. Çünkü bize ilginç gelecek derecede mükemmeliyetçiler ve iyi yapamayacakları hiçbir işe burunlarını sokmuyorlar. Edebiyatçıları da bu yolu izliyor. İşte bu yüzden yaptıkları hiçbir iş Çin malları gibi ucuza gitmiyor.
Utanarak ve biraz da sıkılarak itiraf ediyorum ki bu kadar övmeme ve yaptıkları her şeyi severim dememe karşın Haruki Murakami gibi efsane bir yazarla daha yeni tanıştım. Edebiyat tutkunu arkadaşlarımdan birinin tavsiyesi üzerine alıp süs olarak kitaplığımın bir kenarına koyduğum yazarın tuğla gibi olan iki kitabının isimleri şöyle: Zemberekkuşu’nun Güncesi ve Sahilde Kafka. Bir yıldan fazladır kenar süsü görevi gören, kolilerle oradan oraya taşınan, bir kitaplıktan diğerine transfer olan bu İngiliz tuğlalarını, kendimle ve hayatımla ilgili bazı önemli kararlar aldığım ve inzivaya çekildiğim bir dönemde elime aldım. İlk seçtiğim kitap içgüdüsel olarak "Zemberekkuşu’nun Güncesi" oldu. Gerek ismiyle, gerekse görsel kapak tasarımıyla beni çağırıyordu adeta. Daha onuncu sayfada anladığım şey ise; bu kitabın doğru seçim olduğuydu. Kitabı, hem doğru zamanda hem de doğru bir psikolojiyle okumaya başladığımı fark ettim. Her satırda biraz daha cezbetmeye, beni biraz daha içine çekmeye, zihnimdeki derin kör kuyuya yolculuğa zorluyordu. “Kuyu”. Bu kitap, bu metafor üzerine kurgulanmış üç ana ve birçok ara başlıktan oluşuyor. Ana başlıklar şöyle:
1. Hırsız Saksağan
2. Kâhin Kuş
3. Kuşçu
Kitap boyunca sayısız konu içinde yüzdüğünüzü düşünseniz de aslında temelde şu iki ana konu üzerinde dönüp dolaşıyorsunuz:
· Birincisi; romanın kahramanı Toru Okada’nın özel hayatı, sorunları, takip edeceği yol, bulacağı çözümler.
· İkincisi; Toru Okada’nın hayatındaki insanların, hayvanların ve cisimlerin Okada’ya etkileri.
Yazar, masalla gerçek arasında gidip gelen ve kendini bulmaya çalışan Toru Okada’yı tasvir ederken öyle etkileyici öğeler kullanıyor ki, 738 sayfa sonunda gelen final açıkçası biraz hayal kırıklığı yaratıyor. Kitapta son zamanların yıldıran roman anlayışı postmodernizmle karşı karşıya kalıyoruz. Kendini bulayım derken dünyadan kopan, gittiği yerle döndüğü yer arasında bocalayan, cinsellik sorunları ayyuka ulaşmış, ensest birtakım tuhaflıklar sergileyen, erotikten öte pornografik bir resim çizen tuhaf tiplemelerle dolu kitap, postmodern olduğu kadar, psikolojik gerilim özelliği de taşıyor. Murakami’nin takdiri fazlasıyla hak eden hayal gücü, hikâye anlatmadaki başarısıyla birleşince kitap, içinde yüzülesi bir derya oluyor. Neredeyse boğulacak gibi olduğunuz birçok âna şahitlik edeceğiniz yolculuk hakkında çok da fazla ipucu vermek istemiyorum lakin gerilim romanı yaparken biraz da Japonya tarihinden, Çin’de, Mançurya’da, Moğolistan’da yaşananlardan bahsedip, romanı multistyle bir esere dönüştürme çabasını da çok zorlama bulduğumu söylemeden geçemeyeceğim. Bu bölümleri kendi gerçekliğinde değerlendirdiğimizde ise sahnelerin gözlerimizin önüne tüm canlılığıyla getirebileceğimiz kadar başarıyla renklendirilmesini hayranlıkla seyre dalıyoruz. Bu özelliği de zaten romanın en güçlü yanı.
Kitap; başlarda bu konu nereye gidecek, bir kuyu vardı bu kitapta birilerinden duymuştum acaba konu oraya ne zaman bağlanacak diyerek başlıyor ve gerçek bir yavaşlıkla adım adım ilerliyor. Başkahramanımız Toru Okada eşi Kumiko’nun “Sen otur, ne zaman çalışmak istersen o zaman çalışırsın. Ben çalışıyorum nasılsa, şimdilik idare ederiz.” sözlerini son derece ciddiye alarak, çalışma hayatını tamamen bırakmış, işsiz, güçsüz, sorunlu bir adam tiplemesi. Aslında her şey bir gün çiftin kedilerinin kaybolmasıyla başlıyor. Toru Okada onu arayayım derken kendini acayip bir sokakta yeni yetme bir kızla sohbet ederken, garip garip kadınlardan gelen telefonlarla uğraşırken buluyor. Romanda neyin masal, neyin gerçek, neyin rüya olduğunu anlayamadığınız birçok satır olacak, şimdiden hazırlıklı olun buna. Rüyalar, büyüler, falcılar, inler, cinler, savaşlar, insanlar, hayvanlar, leşler, sinir bozucu diyaloglar, verilmesi gereken cevapları bir türlü ver(e)meyen kekeme akıllı insanlar, cinsellik, psikoloji, sosyoloji, toplumsal siyasi yozlaşma, işkence, baskı, macera, fantastik ve gizemli birçok öğe kitapta birbiri içine geçmiş durumda. Haydaa buyur buradan yakçı oluveriyorsunuz ister istemez.
Murakami, romanında Toru Okada’dan yola çıkarak ve hatta onu merkeze alarak, ilişkileri, aşkı, parayı, ünü, şanı, şöhreti, politikayı, günlük hayatı fantastik bir kurguyla, kahramanımızın üzerinden aktarmayı denemiş. Bana kalırsa yer yer başarsa da bazen “kestik” deyip filmi başa sarasınız geliyor.
Ancak tüm bu öğeler arasında öyle güzel bir matafor var ki işte kitaba beni bağlayan da o oldu: KUYU. Yukarıda da bahsettiğim gibi kitap, bu metafor üzerinden yürüyor. Neler çıkıyor insanın içindeki kör kuyudan vay bee dedirtiyor. Bana kalırsa kitap bu haliyle sadece kendini kuyuya kapatmış sorunlu biri üzerinden yürüseymiş de olurmuş fakat başka başka bin tane hikâye anlatmayı, birçok gereksiz tekrarla insanı bunaltmayı, romanı uzattıkça uzatmayı seçmiş yazar. Okunmuyor mu? Okunuyor. Akıyor da üstelik. Sadece sona gelindiğinde bunun için mi okuduk, daha yaratıcı bir son olamaz mıydı diye düşünüyor ve Aşk-ı Memnu finalindeki Behlül Kaçar repliğinde olduğu gibi aval aval bakakalıyorsunuz. Ne berbat son demekten kendinizi alamıyorsunuz.
Sonuç itibariyle bol spoiler verdiğim bu yorumlarımı şöyle özetleyebilirim: Kitap mükemmel bir edebî eser değil ancak harika bir yaratıcı zekâ ve hayal gücünün ürünü. Benim diyen edebiyatçının yapamayacağı tasvirleri, kanlı canlı hakkını vere vere yapan yazarımıza burada alkışı borç bilirim. Saygıyla önünde eğilirim. Ki zaten bu kadar satırı da insan beğenmediği bir eser için yazmaz zannımca. Bir başlayın, zamanın nasıl aktığını, konunun nasıl ilerlediğini anlayamadan kitabı bitirmiş olacaksınız.
Son bir hatırlatma da kitabın +18 olduğu :) Ben şimdi Sahilde Kafka’yla devam ediyorum. Size de iyi okumalar diliyorum.
Utanarak ve biraz da sıkılarak itiraf ediyorum ki bu kadar övmeme ve yaptıkları her şeyi severim dememe karşın Haruki Murakami gibi efsane bir yazarla daha yeni tanıştım. Edebiyat tutkunu arkadaşlarımdan birinin tavsiyesi üzerine alıp süs olarak kitaplığımın bir kenarına koyduğum yazarın tuğla gibi olan iki kitabının isimleri şöyle: Zemberekkuşu’nun Güncesi ve Sahilde Kafka. Bir yıldan fazladır kenar süsü görevi gören, kolilerle oradan oraya taşınan, bir kitaplıktan diğerine transfer olan bu İngiliz tuğlalarını, kendimle ve hayatımla ilgili bazı önemli kararlar aldığım ve inzivaya çekildiğim bir dönemde elime aldım. İlk seçtiğim kitap içgüdüsel olarak "Zemberekkuşu’nun Güncesi" oldu. Gerek ismiyle, gerekse görsel kapak tasarımıyla beni çağırıyordu adeta. Daha onuncu sayfada anladığım şey ise; bu kitabın doğru seçim olduğuydu. Kitabı, hem doğru zamanda hem de doğru bir psikolojiyle okumaya başladığımı fark ettim. Her satırda biraz daha cezbetmeye, beni biraz daha içine çekmeye, zihnimdeki derin kör kuyuya yolculuğa zorluyordu. “Kuyu”. Bu kitap, bu metafor üzerine kurgulanmış üç ana ve birçok ara başlıktan oluşuyor. Ana başlıklar şöyle:
1. Hırsız Saksağan
2. Kâhin Kuş
3. Kuşçu
Kitap boyunca sayısız konu içinde yüzdüğünüzü düşünseniz de aslında temelde şu iki ana konu üzerinde dönüp dolaşıyorsunuz:
· Birincisi; romanın kahramanı Toru Okada’nın özel hayatı, sorunları, takip edeceği yol, bulacağı çözümler.
· İkincisi; Toru Okada’nın hayatındaki insanların, hayvanların ve cisimlerin Okada’ya etkileri.
Yazar, masalla gerçek arasında gidip gelen ve kendini bulmaya çalışan Toru Okada’yı tasvir ederken öyle etkileyici öğeler kullanıyor ki, 738 sayfa sonunda gelen final açıkçası biraz hayal kırıklığı yaratıyor. Kitapta son zamanların yıldıran roman anlayışı postmodernizmle karşı karşıya kalıyoruz. Kendini bulayım derken dünyadan kopan, gittiği yerle döndüğü yer arasında bocalayan, cinsellik sorunları ayyuka ulaşmış, ensest birtakım tuhaflıklar sergileyen, erotikten öte pornografik bir resim çizen tuhaf tiplemelerle dolu kitap, postmodern olduğu kadar, psikolojik gerilim özelliği de taşıyor. Murakami’nin takdiri fazlasıyla hak eden hayal gücü, hikâye anlatmadaki başarısıyla birleşince kitap, içinde yüzülesi bir derya oluyor. Neredeyse boğulacak gibi olduğunuz birçok âna şahitlik edeceğiniz yolculuk hakkında çok da fazla ipucu vermek istemiyorum lakin gerilim romanı yaparken biraz da Japonya tarihinden, Çin’de, Mançurya’da, Moğolistan’da yaşananlardan bahsedip, romanı multistyle bir esere dönüştürme çabasını da çok zorlama bulduğumu söylemeden geçemeyeceğim. Bu bölümleri kendi gerçekliğinde değerlendirdiğimizde ise sahnelerin gözlerimizin önüne tüm canlılığıyla getirebileceğimiz kadar başarıyla renklendirilmesini hayranlıkla seyre dalıyoruz. Bu özelliği de zaten romanın en güçlü yanı.
Kitap; başlarda bu konu nereye gidecek, bir kuyu vardı bu kitapta birilerinden duymuştum acaba konu oraya ne zaman bağlanacak diyerek başlıyor ve gerçek bir yavaşlıkla adım adım ilerliyor. Başkahramanımız Toru Okada eşi Kumiko’nun “Sen otur, ne zaman çalışmak istersen o zaman çalışırsın. Ben çalışıyorum nasılsa, şimdilik idare ederiz.” sözlerini son derece ciddiye alarak, çalışma hayatını tamamen bırakmış, işsiz, güçsüz, sorunlu bir adam tiplemesi. Aslında her şey bir gün çiftin kedilerinin kaybolmasıyla başlıyor. Toru Okada onu arayayım derken kendini acayip bir sokakta yeni yetme bir kızla sohbet ederken, garip garip kadınlardan gelen telefonlarla uğraşırken buluyor. Romanda neyin masal, neyin gerçek, neyin rüya olduğunu anlayamadığınız birçok satır olacak, şimdiden hazırlıklı olun buna. Rüyalar, büyüler, falcılar, inler, cinler, savaşlar, insanlar, hayvanlar, leşler, sinir bozucu diyaloglar, verilmesi gereken cevapları bir türlü ver(e)meyen kekeme akıllı insanlar, cinsellik, psikoloji, sosyoloji, toplumsal siyasi yozlaşma, işkence, baskı, macera, fantastik ve gizemli birçok öğe kitapta birbiri içine geçmiş durumda. Haydaa buyur buradan yakçı oluveriyorsunuz ister istemez.
Murakami, romanında Toru Okada’dan yola çıkarak ve hatta onu merkeze alarak, ilişkileri, aşkı, parayı, ünü, şanı, şöhreti, politikayı, günlük hayatı fantastik bir kurguyla, kahramanımızın üzerinden aktarmayı denemiş. Bana kalırsa yer yer başarsa da bazen “kestik” deyip filmi başa sarasınız geliyor.
Ancak tüm bu öğeler arasında öyle güzel bir matafor var ki işte kitaba beni bağlayan da o oldu: KUYU. Yukarıda da bahsettiğim gibi kitap, bu metafor üzerinden yürüyor. Neler çıkıyor insanın içindeki kör kuyudan vay bee dedirtiyor. Bana kalırsa kitap bu haliyle sadece kendini kuyuya kapatmış sorunlu biri üzerinden yürüseymiş de olurmuş fakat başka başka bin tane hikâye anlatmayı, birçok gereksiz tekrarla insanı bunaltmayı, romanı uzattıkça uzatmayı seçmiş yazar. Okunmuyor mu? Okunuyor. Akıyor da üstelik. Sadece sona gelindiğinde bunun için mi okuduk, daha yaratıcı bir son olamaz mıydı diye düşünüyor ve Aşk-ı Memnu finalindeki Behlül Kaçar repliğinde olduğu gibi aval aval bakakalıyorsunuz. Ne berbat son demekten kendinizi alamıyorsunuz.
Sonuç itibariyle bol spoiler verdiğim bu yorumlarımı şöyle özetleyebilirim: Kitap mükemmel bir edebî eser değil ancak harika bir yaratıcı zekâ ve hayal gücünün ürünü. Benim diyen edebiyatçının yapamayacağı tasvirleri, kanlı canlı hakkını vere vere yapan yazarımıza burada alkışı borç bilirim. Saygıyla önünde eğilirim. Ki zaten bu kadar satırı da insan beğenmediği bir eser için yazmaz zannımca. Bir başlayın, zamanın nasıl aktığını, konunun nasıl ilerlediğini anlayamadan kitabı bitirmiş olacaksınız.
Son bir hatırlatma da kitabın +18 olduğu :) Ben şimdi Sahilde Kafka’yla devam ediyorum. Size de iyi okumalar diliyorum.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)








