26 Nisan 2013 Cuma

MEKTUPLARDAN BANA KALAN (BÖLÜM 2)



-Öyle bir an geliyor ki insan yakıp gemileri kaçmak istiyor. Aşağı yukarı hep aynı duygu, aşağısı sakal yukarısı bıyık. Ne kadar üst üste acı çekersen o kadar güçleniyorsun diye bir kural da yok. Aralıklarla acımalı insanın canı. Evet, öyle olmalı ki vakit bulabilsin güçlenmeye. Zaten hangi ordu üst üste girdiği savaşların hepsini kazanmış ki? Kimin gücü yeter ki doğmamış güneşi doğurmaya? Kim ki dünyayı eline alıp çevirebilecek güce sahipken, oturduğu yerden herkese ateş eden? Kim bunlar, neyin izinde, kimin peşindeler. Doğruları var mı? Yanlışları peki? Yaraları var mı onların da? Sarılmayı beklemişler mi?


-Kime anlattığını, kime söylediğini bilmeden konuşur durursun bazen, ha duvar, ha karşındaki. Sen söylerken 9 kere yutkunur, 10’ncuda da istediğinden başka şeyler çıkarırsın ağzından. Karşındakiler hep hatalıdır. Hep anlamamışlar, yormuşlardır seni. Onların adı “Onlar” seninkisi “Ben”. Ne kadar “Ben” dersen o kadar ayrılıyorsun karşındakilerden. Bir çaban da yok esasen kendini başkalaştırmaya. Hep “kendim”, hep “ben”, hep “benim mutluluğum” insanısın çünkü sen ve dünyanın senin arzu ve taleplerin üzerine şekillenmediğini bir türlü anlayamayışın neden? Hep kaçıp gitmek, kurtulmak istemenin sonu var mı bilmem ama yoruyor seni bu “kal-git” adlı ikilem.


-Tırmanışa geçtiğimiz anda kalbimizin dağlarında, bir an durup kamp kuruyoruz en ücra mağaralarda. Biz oluyoruz aniden, kurtuluyoruz sendeki benden. Beynimiz bir, eylemlerimiz ayrı davranıyorlar. Ayrışıyoruz hücrelerimizden, toplaşıyoruz taburlarımızda askerlerimizle. Sendeki “Ben”i yenmeye yeminliyiz. Kuşanıyoruz silahlarımızı, dikiliyoruz senin ve çelişkilerinin karşısına. Birken iki, ikiyken çok oluyoruz. Donup kalıyoruz dönüp duran dünyada. Sarsılan yerlere adımlarımızı gömüyoruz, saldırıyoruz acımasızca sınırları tellerle örülü topraklarına. Tırmandığımız dağlardan inişimiz şerefine kaldırıyoruz aşk şarabının kırık kadehini. İçerken kan damlayan dudaklarımız karışıyor nefesimize ve artık her yer kan ve her yer inziva.


- İçime alırdım bıraksaydın çoktandır sıkışan nefesini. Yarını, sonrayı, daimayı düşünmeseydin alırdım kalbimden içeri seni. Ama korkutuyor münzevi hayatımı bırakıp seninkine tabi olmak. Senin doğrularınla, senin çizginde yaşamak ürkütüyor içimdeki hayvanı. Korkuyorum ama bir o kadar da hırslanıyorum ıslak köpek gibi. Koştukça geri kalıyor, geri kaldıkça meraklanıyorum. Yüksek sesle düşünüyor, sessizliğimde dinleniyorum. En ufak bir itirazım yok hiçbir şeye. Devrilebilir cümlelerim üzerime. Haydi rastgele!

18 Nisan 2013 Perşembe

Sabit oran

Sabitim. Kıpırdamıyor, değişmiyor, dönüşmüyorum. Burdayım her zamankinden daha çok. Gitmiyor, düşmüyor, kalkmıyorsam da tırmanıyorum durduğum yerden en tepelere. Sabit zekaların, durmuş akılların hayatta kalmaya zorlandığı bir coğrafyadayım şimdi. Başıma üşüşenlerin üstünden hızla geçiyor ve düşüncelerimi aşağıya atıyorum. Sessiz durmak isterken, çığlık çığlığayım ve yakıyorum aklımı, silaha davranıyorum aniden, sığınarak deliliğe. Art arda ateş ediyorum gelmişime geçmişime. Delik deşik ediyorum tüm yaşanmış ve yaşanacakları. Var mı şu anın tekrarı, aynısı? Bir su aynı yataktan iki kez akar mı? Bu kız birine aynı şeyi iki kez soracak kadar saf mı? Sabit bir oranı var mı attığım fişeğin, yaktığım gemilerin? Tepesi üstü çakılan anlar mı suçlu kim? Suya yazı yazsak mı? Tarihi çöpe atsak mı? Kafamızı kaşısak, şapkamızı önümüze koysak mı? Ağır aksak yol alsak mı gezegenden uzaklara? Teşekkürü bir borç bilmeden sana da yol versek ya hani? Gittiğin yerden arar mısın bizi? Hangi giden aramamış ki geridekileri?!

16 Nisan 2013 Salı

Sessizzzz

Soğuk. İliklerim mi donuyor? Nedir bu hissettiğim? Ruhum mu çıplak? Olabilir mi? Belki! Sevebilir miyim yeniyi, yenileri? Yineleyebilir miyim acı sözleri durmadan, bıkmadan, susmadan. Bir yol tarif edebilir miyim dersin kendime sağı yeşil, solu mavi? Giderken sağda, dönerken solda. Dümdüz bir yol. Yürüyerek 5 dakika. Durunca sonsuzluk.
Susuzluk gibi bir şey kurutmuş dilini, kana kana içmelisin sessizliği. Sonra tükürüp toprağa acı veren kinini, haydi bakalım demeli her zamanki gibi.
Şşşş! Bozma sakın sessizliği. U yapma, sakın sapma. Tekerlekler inlerken duyma ve duyurma ortalığa. Nefes alıp verir gibi çek içine sessizliği. Duymadığın her kelimeden çıkardığın her anlam için göm toprağa o serseriyi. Herkes hakettiği gibi!
Yer sarsılıyor sanki ya da dünya dönüyor durduğu yerde. Sabırsız bir çırpınışı var doğanın ve güneş asla ışıldamıyor. Batmayan değil, doğmayan bir güneş var tam tepemde, kendini beğenmişlerin üstüne çıkıp tepiştiği. Lanetimle boyayıp, girdabımda kaybettiğim arkadaşlarım var. Hep yanlarında olmak isterken uzaklarına düştüğüm insanlarım var insanlıklarından şüphe ettiğim. Hep biraz daha derinlerine düştüğüm kuyularım, derinlerinden çektiğim sularında boğulduğum kabuslarım var. Anlamsız satırlarımın arasına gizlediğim binlerce sırrım ve cevabını kimsenin veremeyeceği sorularım var. Sorsam da bir, sussam da. Tabiatım gereği konuşurken susuyor, gülerken ağlıyorum. Tabii diyorum her yapaylığa ve olur olmaz kusuyorum gözyaşlarımı soğuk, buz gibi yataklarda.

15 Nisan 2013 Pazartesi

Sonuçta bir “Cumartesi” değil!


Sanıyorum bugün Pazar. Ertesi bile olabilir önemi yok! Sonuçta bir “Cumartesi” değil!

Bu işin bir öylesi bir de böylesi var. Mesela diyelim ki öyle olmadı. Kafayı o yana yatırdın olmadı, bu yana devirdin kocaman. İyi de o neyin kafası?  Bitmedi tükenmedi. Biri bir şey derken amanın o da nesi: Hiiiiiiiiiiii! Açmış sırtını dövmesini gösteriyor! Koca bir cıkcık’ı hak etmedi mi şimdi? Tamam haydi neyse dedik bir duble uyumaya çalıştık lakin o da kesmedi. Hee dışarıdan bakınca o da bir tuhaf durmadı değil hani. Fakat sallamadık çünkü uyku öyle bir şey.
Üst üste cümleler kurmaya çalışırken birden elektrik kesildi, yok işte kesildi bir kere. Neyse ki fiş çıkmış sadece. Ama tepkiler şelale tabii! Müzik lazım o kafaya. İsimler uçtu gitti belki ama simalar kafamda. Hangi kafa? Kimse Stan Smith giymemişti mesela. Bir tanesi Eskimo çizmesi giyiyordu o çok net. Çocuklardan biri hoparlörün basıyla bozmuştu, o da net. Gerisi hep muamma. (Burada insan durduk yere Mualla demek istiyor.)
Kızlar vardı yaşları ufak, tamirci vardı tamir etmeyen, ünlü birileri vardı ama bizden. Kafalar kocaman. İçleri ne âlemde? Önemi yok! Müzik desen bir Müzeyyen Senar değil ki zaten hiç ilgisi yok.
Sonra, ben büyük serseriyim sen Fransızca öğretmenisin diyordu en büyük deli! 10 yaşında dedi Taksim dedi valla gerisi pek net değil gibi. Kızla oğlan vardı, kızın yaşı pek ufaktı, ablalığa ne gerek vardı. Olsun ama ufaklık çok tatlıydı.
 Neyse diyelim ki öyle olmadı. Merak ettin bir de dedin ki böyle olsun. Ama biliyorsun bir yüz verdin mi astarı da hediye. İşte ondandır ki yapmadın, vurdun kafayı yattın. Aynanın kırıldığı yerlerde dolandın, sonra bir uyandın saat bu saat olmuş bir daha da uyuyamadın! Neyse artık bu işi bir sonuca bağlayalım.
Şimdi girişi, gelişmeyi yakalayamadığın bir şeyin sonucundan sana ne aslında! Ama öyle değil işte o. Gelişme kısmında omzumu göçerten ayıcığı da es geçmeyesim vardı benim ama sonuçtayız artık. Sonuçsuz direkt konuşmak gerekirse böyle olunca daha bir güzel her şey. Her şeye rağmen yaptıklarının 10’da 9’unu hatırlayamayacak kadar kanına giren her neyse eline sağlık. O duyguyu seviyoruz.   Kafamız kaçabilir. Bence bir sakıncası yok. Bir de şu “ama”yı daha az kullansaydık iyiydi.