26 Mayıs 2013 Pazar

Çark etti

Zamanım durmuştu. O andan sonra içimdeki baskın element suydu. Su gibi akıp yolumu bulmaya doğruydum. Büyüdükçe küçülmeye, küçüldükçe yok olmaya akıyordum. Başım ağırdı omuzlarıma, omuzlarım yıllarıma, yıllarım yollarıma çökmüştü. Durmuştu zaman, kaybolmuştum. Gübre kokuyordu her yan. Yaşım ilerledikçe, canım acıyordu. Boşluklarımı doğru kelimelerle dolduramıyor, her yanlışım bir doğrumu katlediyordu. Savruluyordu rüzgârlarım benden kaçarcasına, gittikçe azalıyordu şiddeti. Tek ayağı daima kırıktı umutlarımın ve anabilim dalım sürünmekti. Sürdürdükçe bu eziyeti, eziyordum başını yılanların. Yalandan zehir akıyordu kanlarından, yutuyordum bir çırpıda hepsini. Tanıyamıyordum kendimi, bilmiyordum “kendim” neydi, kimin içindi? Zaman en iyi suç ortağımdı. Bir zamanlar yanı başımda durup, karnımı deşiyordu. İğneler saplıyordu damarlarıma, sabırsızlanıyor daha fazla istiyordum. Sonra acılarımı anılarıma, anılarımı yokluklarıma, yokluklarımı arsızlığıma bağladım, kör düğüm yaptım, üstlerine bastım ve yüksek bir dağa davrandım. Çıkarken kaymadı, önce toprağa, sonra taşa değdi ve su aradı ayaklarım. Durmadım, tırmandım. Tırmaladım. Ağaçlar saçlarıma, saçlarım hayatıma, hayatım canıma değdi. Ohh canıma değdi! Kafam birden çark etti! Rahatladım. Uzaklaştım. Sordular cevapladım. Cevaplarım soruya denkti. Denklemlerim çok bilinmeyenli. Sıfır noktam yoktu benim. Tersim de tersti hani. Acılarım zevke, zevklerim deliliğe karışmayı öğrendi ve sevmediler birbirlerini. Ölümdü en güzeli. Öldüler ve toprağa gömüldüler. Uzaktan görüldüler ve bir bir sövüldüler. Adlarını koymadan, seslerini duymadan uzaklara terk edildiler. Hepsi aslında birer deliydiler. Belki de benim köylüydüler. Uzakta bir yerlerde dirildiler. Sessizliğe seslenip, çığlıklara yenildiler. Onlar da böyleydiler. Akıldan köprülerini  yaktılar. Altlarından geçtiler. Zamanın dibinde, derme çatma bir yerlerde unutulup gittiler. Öpüyorum, sevgiler...

23 Mayıs 2013 Perşembe

ÖFKE

Eve vardığımda nefes nefeseydim. Çok uzun bir süre boyunca karanlıklardan daha büyük karanlıklara doğru koştum ve sonunda nefesimi bedenime sığdıramayarak hızla kendimi eve attım. Bir bıçak buldum, bembeyaz gözlerimi oyup yuvalarından, önüme koydum. Sonra kangren olmuş parmağımı kestim, doğradım. İnce ince, kalın kalın, yamuk yumuk. Her kestiğim parça benden, her kandamlası öfkemden, her çığlığım neşemden bir şeyler alıp gitti. Bir adım ileri, iki adım geri. Taştım, doldum. Şaştım, sordum. Duydum, buldum, kaybettim. Bitmedi! Sevmedi! Bilmedi beni! Ördükçe kısaldı, daraldıkça daraldı ağlarım. Sarardıkça sarardı yapraklarım. Kabardıkça kabardı kulaklarım ve sonra oyuk gözlerime bir dürbünden baktım. Dünyayı gördüm, zarlarımı salladım ve iki gözümden akan iki damla yaşla tam tamına 50 yıl yaşlandım. 50 kere öldüm, sıfıra döndüm tekrar başladım. Kendimle yer değiştim. Biraz ileri gittim, sevmeden de seviştim. Terlemeden güreştim, anlamadan anlaştım. Gerçeklerle oturup sabaha kadar ağlaştım. Kadehlerden kan içtim, dudaklarımda nefret ezgileri, mırıldandıkça duvarlara çarpıp geri döndü seslerim. Sadece çocukların işleyebileceği aptalca suçlar işleyip, kendimi müebbede mahkûm ettim. Eve giden yolda geceyle kesişti yollarım ve aptallar kontenjanından girdiğim teneke dünyada bir balta bulup tüm ormanları kestim. Sonra derin ve sessiz bir rüyaya kendimi teslim ettim. Sevindim. Tezgâhlara serildim, üç kuruşa satıldım. Üstüm kaldı, altım uçurum. Bıraksam kendimi, uçar mıyım? Ben uçurtma mıyım?

21 Mayıs 2013 Salı

Mezar

Düşünmekten vazgeçip konuşmaya başladım. Oysa istediğim bir daha hiç konuşmadan, olduğum yerde düşünmekti. Bir, düşündüm. İki, dinledim. Üç, dinlettim. Dört, dinlendim. Beş, kaçtım. Altı, koştum. Yedi durdum. Sonra koptum. Serbest bıraktım, koştular. Sıktım, azdılar. Sevdim, kaçtılar. Sövdüm ben de sonuna kadar. Duygularım çalındı, sinirlerim kan revan. Ama önce bir şeyler söyledim ve ebcet hesabı yaptım. Saydım ve sonra yine sövdüm. Kimliğimi düşürdüm, hükümsüzüm. Gömleğimi giydim, akılsızım. Yaralarımı sardım, savmadılar. Nefret ettim, korkmadılar. Bağırdım duymadılar. Kendi taşımı kendim oydum, adımı da kendim yazdım. Mezarımı da kendim kazacağım. Nasıl olsa elimi uzatsam tutmayacaklar, dirimi sevmemişler, leşimi mi sevecek bu adamlar?

19 Mayıs 2013 Pazar

Veda


Beni öldürmeni istiyorum keder. Hiçbir şey ve hiç kimse kalmasın ardımda. Sessiz ve sakin, olaysız, gürültüsüz katlet beni. Hiçbir şey geçmiyor çünkü hiçbir şey geçmişte kalmıyor. Kimse kurtulamıyor yaşadıklarından ve maalesef  hiç de adil değil hayat.
Korkma alırken canımı zira hayat yatılı bir misafirlik değil kapıdan uğrayıp gidiyoruz hepimiz. Her ne kadar beş duyumla hissedebilsem de altıncı duyum hep yarım, hep eksik. Bazen hayatı ne elle tutabiliyor, ne gözle görebiliyor, ne kulakla duyabiliyor ve ne de burunla koklayabiliyorum. Sadece dilimde mayhoş bir tat bırakıyor ve sonra da midemi bulandırıyor hayat. En kötüsü de aşkın tadı. Onun tadı hep damağımda, hiç olmadı onun doyana kadarı. En garibi de âşık olduğunda cennete eşdeğer bir mutluluk denizinde yüzerken birden bire yalanla alabora olmak. Boğulmamak için belki de bedenle değil, akılla sevmek gerek. Bu da tam anlamıyla insanlıktan çıkmak demek.
 Dayanılmaz acılardan, ciğerlerinin suyla dolup şişerek seni kıvrandırarak öldürmesinden kaçmak için zihinsel gelişimini tamamlamalı ve insanlığa, iyiliğe, kötülüğe ve aşka dair her şeyi bir an evvel öğrenip, bir an evvel tanımalısın. Maddeye hakkından fazla değer verdiğinde mutsuz olacağın gerçeğini de beyninin en görünen yerine kazımalı ve bugün yaşadıklarının, yarının provası olduğunu asla ve katta unutmayıp, gardını almalısın. Çünkü en çok da kansız acılar acımasızdırlar. Çünkü kanın ne zaman duracağını kestirebilirken, acının ne zaman biteceğini asla bilemezsin. Gün geçtikçe arttığı da olur, peyder pey azaldığı da. Alıştığın da olur, alıştığını sanmışken birden çok daha fazla acıttığı da. İşte bu yüzden ulaşamadığın için seni delirtmek üzere olan mutluluk ve huzuru kovalamak yerine, bir an evvel o delilik sınırından uzaklaşmalısın.
Yaşayan bir ölü, akıllı bir deli ve bilge bir cahil gibi, yaşamadığın için bir geçmişin, düşünmediğin için bir aklın ve bilmediğin için de bir ayıbın yok. Bazen de taş üstünde taş bırakma nasıl olsa sıfır her zaman sıfır... Ve asla unutma aklın kelimelerden ibaret. Aklından geçen her şey aslında birer kelime, zaten bu yüzden herkesin bir adı, bir etiketi var. Ve her şey zannettiğinden de basit aslında. Sürekli onu geçirdiğinde aklından, bir de bakmışsın o da her şey gibi sıradan. Bak! Ben şimdi ne yapıyorum biliyor musun? Düşünüyorum. Düşünürken düşüyorum, düşerken yaralanıyor, yaralanırken kan revan içinde bırakıyorum her yanı. Gözlerim doluyor, gözlerim boşalıyor. Ağlıyorum, kanım yetmiyor. Son damlama kadar tiksiniyorum her anımdan. Nefretin adı nefret, hissettirdiği başka bir şey. Tıka basa dolduruyorum karnımı masallarla. Birden uyanıyorum ve yalan söylememek uğruna gerçekleri değiştiriyorum. Hepsine de inanıyorum. Yarattıklarım içinde yok oluyor, sessizce sonumu bekliyorum. Başlangıcını bilmediğim bir şeyin sonunu. Ve buralarda kalamayacak kadar yorgun ama ölemeyecek kadar da diri hissediyorum. Size bedenimi bırakırken, ruhumu alıp gidiyorum. Özlemin adı "3 gün" biliyorum...

15 Mayıs 2013 Çarşamba

Az



Kısa bir zaman dilimine büyük bir aşk ve kocaman bir aşk acısı sığabilir mi? Belki de zaman kavramının içinde boğulmak üzere olduğumdan neyi ne zaman ve ne kadarlık bir sürede yaşadığımı bilmiyorum. Susuzluğumu kurumuş bir aşk denizinden kana kana içtiğim sahte bir mutlulukla gidermeye çalışırken, gözlerime ne olmuş? Nasıl bir körlük bu, nasıl olur da görmez gözlerim bana çevrilmiş bakışlardaki sevgisizliği? Nasıl olur da hissetmez bir kalp az sonra gelecek kasırgayı. Peki, şimdi nasıl kaldırsın bu kadar büyük bir hayal kırıklığını? Bin bir umutla açtığı kapılarına şimdi üst üste zincirler vurmaz mı? Kısa bir mutluluğun üstüne ağlaya ağlaya toprak atıp, onu tarihe gömmek zorunda kalmaz mı?
Nefes alamadığım bir anımdayım. Hıçkırıklarımda boğulmak üzereyim. Zerre kadar inancım kalmamışken hazır, zaman kaybetmeden hazırlanıp çıkıyorum inanç kapısından. Yanıma yalnızca savunma mekanizmamı, koruma kalkanlarımı ve kendi türümün asla hak etmediği bir tutam sevgimi alarak basıp gidiyorum buralardan. Sağ kulağım başka, sol kulağım başka işitiyor. Defalarca denediğin halde yakalayamadığın bir şeyin peşinden koşmaya devam edecek misin diyor sol kulağıma seslenen. Sağdaki ise doğru yoldasın ama hangi yolda olduğunun bile farkında değilsin diyor. Sol kulağımın duyduğu sese cevap verecek gibi oluyorum ama sonra ölümcül bir sessizliğe bürünüyorum. Zaten hıçkırıklarım müsaade etmiyor. Kandırılmış olmak kadar acı ne var hayatta diye düşünüyorum. Sen verirken, o da senden aldıklarını çöpe atıyormuş meğer. Meğer her şey aşktan ibaretmiş. Meğer bir zamanlar başkalarına layık gördüğü o duyguyu sana hissetme konusunda zannettiğinden çok daha cimriymiş. Geçmişine çakılıp kalmış biriyse o, ne yapabilirsin ki onu sana çekmek için? Her şeyi doğru dahi yapsan, olmayınca olmuyor işte.
Var olma nedenimi hatırlıyorum birden; hiçlikte var olup, sonsuza dek sabit kalacağım bir huzura kavuşmak. Kendimden eksilttikçe yeni bir şeyler doğuruyorum, sonra evlat acısı çekiyorum asırlar boyu. Üzüntüden kemiklerimin eridiğini hissediyorum ve en ufak bir çıkış yolu bulamıyorum bu duygudan kurtulmak için. Her şeyi bırakıp kaçmak istiyorum, hayatıma kimsenin girmediği, sevdiklerimin hayatta olduğu ve insanların henüz beni kırmaya başlamadığı zamanlara geri dönmek istiyorum. İnsan zihninin alamayacağı kadar büyük bir boşlukta debelenip duruyorum ve kimse elini uzatmasın diye kilometrelerce uzağa doğru koşuyorum. Sonu neresi, başı neresi hiç bilmiyorum. Dünyanın çok daha güzel olduğu, gökyüzünün avuçlarımızda, avuçlarımızın berrak sularda olduğu, aklımızın kaçmadığı, ruhumuzun dinginliğinde sarhoş olduğumuz şiir gibi zamanlarda yaşamaya gidiyorum şimdi. Bundan sonra ayaklarım yerde değilse bilinsin ki kendi şiirlerimde uçuyorum.
Gerçeklere midem bulanırcasına karnım tok. Sayfalar sayfası yazdığım bir sürü gerçek duygum var benim, yazdığım adamda sadece “ne de güzel yazmış” etkisini uyandırabilecek güçte duygular.  Karşındakini her şeye rağmen sevmeyi becerebileceğinin göstergesi, çok derin duygular. Bir bilsen onun güzelliğini, onun bende yarattığı eşsizliği. Bir bilsen, bir tatsan zaten vazgeçemezsin ve bendeki duygular içinden öyle güzel bir tanesi var ki, bir hissetsen nefesin kesilirdi. Benimki kesildi hem de en derin yerinden. Ve geriye yalnızca kara kaplı bir deftere duygularımın temizliğinin timsali beyaz bir kalemle yazılmış satırlar kaldı ve tabii bir de dayanılmaz bir aşk acısı…Ama artık her şey eskisinden de "az"dı...

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Takribi saat uygulaması

Takribi saat uygulamasına geçtim. Artık her şeyi takriben yaşıyorum. Bir nevi tahminen aslında. Söz gelimi tabii. Mesela;
 -Tahminen kaç gibi gelirsin?
- 3 gibi 5 gibi.
Bence bu hali en temizi çünkü ne kadar az öngörü o kadar çok mutluluk.Yanılma payı yok çünkü öngördüğüm bir şey yok. Evden takriben 9 gibi çıkıp, varmak istediğim yere takriben 10 gibi varıyorum ve tam şu anda önümden bir cenaze arabasının geçmesiyle sarsılıyorum. Onun saatleri, uygulamaları, doğruları, yanlışları, hepsi aynı anda toprak oldu. Geriye ne kaldı ki? Önemli mi? 


Bana bir gününü anlat. İçinde mutluluk, hüzün, neşe, buhran ve envayi çeşit duygu bir arada olsun. Canın nasıl istiyorsa öyle davranabildiğin bir gün anlat bana. De ki; kafama öyle esti, canım da böyle istedi. Aldım başımı gittim de bana. De ki cesaretin gözlerimi kamaştırsın. Bir şeyden de pişman olma be! Bir yürü, önüne bak, gerindekiler gerinden koklasınlar hayatı. Bırak nefesini, şöyle bir ohhhhhhhh de lütfen! Polyanna da olma tabii, pembe değil hayat.