Kısa bir zaman dilimine büyük bir aşk ve kocaman bir aşk acısı sığabilir
mi? Belki de zaman kavramının içinde boğulmak üzere olduğumdan neyi ne zaman ve
ne kadarlık bir sürede yaşadığımı bilmiyorum. Susuzluğumu kurumuş bir aşk
denizinden kana kana içtiğim sahte bir mutlulukla gidermeye çalışırken,
gözlerime ne olmuş? Nasıl bir körlük bu, nasıl olur da görmez gözlerim bana çevrilmiş
bakışlardaki sevgisizliği? Nasıl olur da hissetmez bir kalp az sonra gelecek
kasırgayı. Peki, şimdi nasıl kaldırsın bu kadar büyük bir hayal kırıklığını? Bin
bir umutla açtığı kapılarına şimdi üst üste zincirler vurmaz mı? Kısa bir
mutluluğun üstüne ağlaya ağlaya toprak atıp, onu tarihe gömmek zorunda kalmaz
mı?
Nefes alamadığım bir anımdayım. Hıçkırıklarımda boğulmak üzereyim. Zerre
kadar inancım kalmamışken hazır, zaman kaybetmeden hazırlanıp çıkıyorum inanç
kapısından. Yanıma yalnızca savunma mekanizmamı, koruma kalkanlarımı ve kendi
türümün asla hak etmediği bir tutam sevgimi alarak basıp gidiyorum buralardan. Sağ
kulağım başka, sol kulağım başka işitiyor. Defalarca denediğin halde
yakalayamadığın bir şeyin peşinden koşmaya devam edecek misin diyor sol
kulağıma seslenen. Sağdaki ise doğru yoldasın ama hangi yolda olduğunun bile
farkında değilsin diyor. Sol kulağımın duyduğu sese cevap verecek gibi oluyorum
ama sonra ölümcül bir sessizliğe bürünüyorum. Zaten hıçkırıklarım müsaade
etmiyor. Kandırılmış olmak kadar acı ne var hayatta diye düşünüyorum. Sen
verirken, o da senden aldıklarını çöpe atıyormuş meğer. Meğer her şey aşktan
ibaretmiş. Meğer bir zamanlar başkalarına layık gördüğü o duyguyu sana hissetme
konusunda zannettiğinden çok daha cimriymiş. Geçmişine çakılıp kalmış biriyse o, ne yapabilirsin ki onu sana çekmek için? Her şeyi doğru dahi yapsan, olmayınca
olmuyor işte.
Var olma nedenimi hatırlıyorum birden; hiçlikte var olup, sonsuza dek sabit
kalacağım bir huzura kavuşmak. Kendimden eksilttikçe yeni bir şeyler
doğuruyorum, sonra evlat acısı çekiyorum asırlar boyu. Üzüntüden kemiklerimin
eridiğini hissediyorum ve en ufak bir çıkış yolu bulamıyorum bu duygudan
kurtulmak için. Her şeyi bırakıp kaçmak istiyorum, hayatıma kimsenin girmediği,
sevdiklerimin hayatta olduğu ve insanların henüz beni kırmaya başlamadığı
zamanlara geri dönmek istiyorum. İnsan zihninin alamayacağı kadar büyük bir
boşlukta debelenip duruyorum ve kimse elini uzatmasın diye kilometrelerce uzağa
doğru koşuyorum. Sonu neresi, başı neresi hiç bilmiyorum. Dünyanın çok daha
güzel olduğu, gökyüzünün avuçlarımızda, avuçlarımızın berrak sularda olduğu,
aklımızın kaçmadığı, ruhumuzun dinginliğinde sarhoş olduğumuz şiir gibi
zamanlarda yaşamaya gidiyorum şimdi. Bundan sonra ayaklarım yerde değilse
bilinsin ki kendi şiirlerimde uçuyorum.
Gerçeklere midem bulanırcasına karnım tok. Sayfalar sayfası yazdığım bir
sürü gerçek duygum var benim, yazdığım adamda sadece “ne de güzel yazmış”
etkisini uyandırabilecek güçte duygular. Karşındakini her şeye rağmen sevmeyi
becerebileceğinin göstergesi, çok derin duygular. Bir bilsen onun güzelliğini,
onun bende yarattığı eşsizliği. Bir bilsen, bir tatsan zaten vazgeçemezsin ve
bendeki duygular içinden öyle güzel bir tanesi var ki, bir hissetsen nefesin
kesilirdi. Benimki kesildi hem de en derin yerinden. Ve geriye yalnızca kara
kaplı bir deftere duygularımın temizliğinin timsali beyaz bir kalemle yazılmış
satırlar kaldı ve tabii bir de dayanılmaz bir aşk acısı…Ama artık her şey eskisinden de "az"dı...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder