Eve vardığımda nefes nefeseydim. Çok uzun bir süre
boyunca karanlıklardan daha büyük karanlıklara doğru koştum ve sonunda nefesimi
bedenime sığdıramayarak hızla kendimi eve attım. Bir bıçak buldum, bembeyaz
gözlerimi oyup yuvalarından, önüme koydum. Sonra kangren olmuş parmağımı kestim, doğradım. İnce ince, kalın kalın, yamuk yumuk. Her kestiğim parça
benden, her kandamlası öfkemden, her çığlığım neşemden bir şeyler alıp gitti.
Bir adım ileri, iki adım geri. Taştım, doldum. Şaştım, sordum. Duydum, buldum,
kaybettim. Bitmedi! Sevmedi! Bilmedi beni! Ördükçe kısaldı, daraldıkça daraldı
ağlarım. Sarardıkça sarardı yapraklarım. Kabardıkça kabardı kulaklarım ve sonra
oyuk gözlerime bir dürbünden baktım. Dünyayı gördüm, zarlarımı salladım ve iki
gözümden akan iki damla yaşla tam tamına 50 yıl yaşlandım. 50 kere öldüm,
sıfıra döndüm tekrar başladım. Kendimle yer değiştim. Biraz ileri gittim,
sevmeden de seviştim. Terlemeden güreştim, anlamadan anlaştım. Gerçeklerle oturup
sabaha kadar ağlaştım. Kadehlerden kan içtim, dudaklarımda nefret ezgileri,
mırıldandıkça duvarlara çarpıp geri döndü seslerim. Sadece çocukların
işleyebileceği aptalca suçlar işleyip, kendimi müebbede mahkûm ettim. Eve giden
yolda geceyle kesişti yollarım ve aptallar kontenjanından girdiğim teneke
dünyada bir balta bulup tüm ormanları kestim. Sonra derin ve sessiz bir rüyaya
kendimi teslim ettim. Sevindim. Tezgâhlara serildim, üç kuruşa satıldım. Üstüm
kaldı, altım uçurum. Bıraksam kendimi, uçar mıyım? Ben uçurtma mıyım?

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder