29 Eylül 2014 Pazartesi

KAOS

Dahası ne olabilirdi? Daha fazla ne sorulabilir, ne kadar ağlanabilirdi. Yaşamı elinden tutarken, kayıp giden avuç dolusu yıldızı ceplerine saklamayı denedi. Bir sağına bir soluna bakıverdi, her şey bir anda değişebilir, herkes bir yana savrulabilirdi. Bu fikri sevmedi. Tutunabilecekken bırakabilirdi, düşebilir, kalkabilirdi, sevebilir, nefret edebilirdi, uzayabilir, kısalabilirdi. Olabilirdi evet, bunlar olurken o uyuyabilirdi. Kaçtı. Uykusuna sığındı. Kapkaranlık bir kuyunun dibine yuvarlandı. Saklandı. Ağladı. Dinlendi. Yoruldu. Bitti. Koskoca bir kaostu, geçti. 


                                 

25 Eylül 2014 Perşembe

Tik tak



Sabaha karşı kafamda kaktüs dikenleri, acıyan yarama rağmen aklımı başıma devşiriyorum ve nazik bir şekilde kendimle hesaplaşmaya başlıyorum. Bu kötü bir durum; çünkü hiçbir zaman kapanmayacak hesaplarım var benim. Şimdi bir bir sinirleneceğim hepsine. Aslında gözlerimin sandalyeden pencereye, pencereden yatağa, yataktan duvara yaptığı yolculuğa bakacak olursak, en doğal olasılıkla yine kasvet dolu bir değerlendirme bekliyor beni ama yine de kaçacak değilim. Yapalım bitsin.

Her şey ben, ben olmadığım zamanlarda cereyan ediyor. En önemli nokta burası. Tüm hayati gelişmeler, ben kendimde değilken, başka yerde, başka gökteyken gerçekleşiyor. Öyle zamanlarda çevreme bakınıyorum, kendimi arıyorum ama bulamıyorum ve işte ben ne zaman kendimi bulamıyorum, o zaman hemen yeni bir olay. Kadın "K"olay. 

Ve nedense hep de dünyada en bulunmayan adam kimse onu ararken kaybediyorum kendimi. Adam kayıp, ben kayıp. Geçiyor zaman. Tik tak... Ne kadar ayıp.

Sonra ve hem de tam en ağır hesap soracağım anda, birden beynime giriyor Yusuf Atılgan:

                                                 -Neden bu kadar kötümsersin?
                                                 -Sen neden değilsin?


Suratımda yaralar, tırnaklarım pis, görürsün sen gününü diyorum hesabını düremediklerime. Boş bir inat. Heyhat! 

Bazı kere sorarlardı bana büyüyünce ne olacağımı. Büyüdüm ve hala ne olacağım belli değil ya canım ona sıkılıyor benim. Kimse de bilmiyor aslına bakarsam ama bakamıyorum işte, ben hep kusura bakabiliyorum. Asıllar, suretler, gerçekler, yalanlar, boğuluyorum, nefes alamıyorum. Derken yine bir tik tak. İnanmazsan gel de bak. 

Zaman geçmezken günler nasıl geçiyor bilemiyorum. Belli bir zaman aralığı belirlemişler bana sanki. O aralıkta görünmez oluyorum; kimse görmüyor, duymuyor, bilmiyor beni. Veriyorum kendimi hırsa, öfkeye, intikama. Dalgalanıp duruluyorum. Köpüklerim bembeyaz. Kahvemi hatırlıyorum. Aynı bardaktan içmek varken, rengi bile farklı bardaklardan içtiğimiz içkilerimiz geliyor aklıma. Sonra ilk öpüşmemiz, sonra ikincisi, sonrası yok. Siliniyor hafızamdan. İnsanların birbirlerine benzerliklerini düşünüyorum, farklı değiliz bunu sen de biliyorsun. Başkaları bizi ambalajımızdan tanıdığını sanıp ayrıştırıyor. Acıyorum. Acıyor bir yerlerim, yerlerini bilmiyorum. Bir mavilik geliyor gözümün önüne, gözlerin olduğunu çok sonra fark ediyorum. Sallantıda kalıyorum. Midem ondan bulanıyor. Sevmem zaten salıncakları. Sonsuz bir bulantı. Son bulsun diye atlıyorum. Şimdi rahatım. Bence istediği zaman atlayabilmeli insan ve istediği zaman da düşebilmeli, istemeden düşmelerinin yanı sıra. Ve hatta istediği zaman da yalnız kalabilmeli ki mutlu olabilsin. Yokluğu da bilmeli ki varlığa şükredebilsin. 

Bitiremiyorum söyleyeceklerimi, saatlerimi alıyor düğümlerimi çözmek. Yazacaklarımda bir eksik fark ediyorum: "BEN". Toplayamıyorum ki kendimi, nereye baksam bir "ben" eksiğim. Offff! Saat koşuyor hep bir tık öteye. Sesi de hep aynı "tik tak". Soruyorum "Nereye?" Cevap yok.

                                              Gitti! Ömrümüz böyle geçti!

Bitti! Böyle bitmesi gerek miydi? Hiç yokmuşum ve olmamışım gibi, öyle mi? Gerçekten mi? 


                                                          Pekiyi! 

21 Eylül 2014 Pazar

Zack'e Sevgilerimle :)


                                   

Zeki çocuk aslında, böyle aklı beş karış havada desem, diyemiyorum bile. Ama çizmeye çalıştığı profil biraz çizmeyi aşar gibi. Aslında yeterince kendi kendine kalsa doğru yolu bulacak gibi de, diyaloglar başka türlü gelişip duruyor. Dili de biraz sivri ama törpülüyor gerektiğinde. Birden aklına bir şey gelmiş gibi atağa geçiyor, yarası var besbelli. Çok da dokunmamaya çalışıyorum acıyan yerine ama oluyor bazen, elim değiyor. Sanki birden tutuşacak gibi oluyor sözler ve ben hemen alıyorum gardımı. Dilim yanıyor. Nasıl kolayca söyleyebiliyor bazı şeyleri akıl almıyor, kimbilir can kulağıyla dinlesem daha neler duyacağım. 

Sonra en beklenmedik anda çıplaklık diyor, seks diyor, seksilik diyor; aynı kefeye koymuyor, hepsini ayrı ayrı tartıyor. Sağ gösterip sol vurmak işte bu. Şaşırıyorum fazlasıyla. Benim üç oda, bir salonlu, çoluk çocuklu gelecek hayallerimin bir yerine konulacak gibi de değil, ki zaten ben koyacak olduğumda o posta koyuyor, çelme takıyor, hoooppp byyeee! Ama dedim ya değişik bu adam, gelmez dediğin anda birden yine geliyor, geldi de nitekim. Geldi gelmesine de, yine aynı yerde değiliz. Herkes benim gibi mi bilmiyorum. Ben, en umudu kesmem gereken yerde umutlanırım. Ve kendi dünyamda kendimce bir anlam yüklerim yaşananlara. Şimdi ben neye ne anlam yüklüyorum o bilmiyor ya, işte o yüzden ondan gelen cevaplar böyle değişik. Adamın kendi değişik zaten! Bıraksan gitmiyor, kovalasan kaçmıyor, git desen de geliyor, istemiyor yan cebine koyuyor. 

Yazar şöyle demişti: "Bazen, görünür bir sebep olmadan, insana önünden geçtiği yapı, bir sokak köşesi, üstünde oturduğu sandalye hayatında önemli bir yer tutacakmış gibi gelir. - Yusuf Atılgan" 

Şimdi ona bunları anlatmak istiyorum aslında ama "Güzelim, sana iyi şanslar"ı duymak var. Ee neticede benim de bir tersim bir yüzüm var! Susuyorum. Çünkü
insanlar, insanları taşır bazen, hatta herkes birgün birilerini taşır; ya kucakta, ya sırtta, ya tabutta. Ben de biraz başımın üstünde seviyorum demek taşımayı. Tepeme pisliyorlar ama olsun ziyanı yok. Mesele başımın üstüne çıkmayı becerebilmekte. Neyse; söylemek isteyip söyleyemediğim cümlelerin arasından bir çın sesi duyuyorum, sabırsızlandığı belli. Kimseye göndermediklerim yazılı burada, sabırsızlanmakta haklı. Bunları anlatmak için harcadığım dakikalarımı, o sadece bir saniyeliğine durup düşünsün diye harcıyorum. Ama olsun o bir saniye bile yetecek bana. O bir saniye çok şey değiştiriyor çünkü bazen. İki kişilik bir değişim değil kastım, hayata yaptığı hatalardan yola çıkarak bakanları değiştirmek lazım. Değişecek bir şeyler, inandım da yazdım. Sonuna da "Sevgilerimle" diye imzamı attım. Haydi bakalım :) 



16 Eylül 2014 Salı

KALICI MUTLULUK İÇİN YAŞAM ÖNERİLERİ



Aşağıda terapistimin geçmişte bana ödev olarak verdiği bir listeyi paylaşıyorum sizinle. Bana iyi gelmişti böyle bir liste yapmak. Birçok şeyin farkına varmıştım. Aslında bilinçaltımın bildiği ama bilinç düzeyimin reddettiği o kadar çok şeyi keşfetmiştim ki, beynimin bana oyun oynamasına da bozulmuştum açıkçası. Ama dedim ya iyi gelmişti diye, işte kilit cümle o. Gerisi teferruat.

Bu listenin hepsini bir anda okumasanız da olur bence, ben hepsini bir anda yazmadım sonuçta. Kaynaklardan, çevremden, kendi iç sesimden bir derleme yaptım. Senli benli hitap ettim kendime, halka seslenmiyorum neticede. Sonra zaman içinde aklıma geldikçe aralara ek maddeler koydum. Hatta belki siz de eklersiniz birkaç madde ve bu da bizim "Mutlu Yaşam Manifestomuz" olur :)  Çok mu pembe olur ? :)

1. Vücuduna dar gelen kıyafetler giyme, bırak bedenin rahat kalsın.

2. İlaçla yaşamaktan kaçın, doğal başka seçenekler ara ve bul.

3. Randevularını önceden ayarla, stresi azaltmış olursun.

4. Hafızana güvenme; mutlaka yaz.

5. Aracını bozulmadan servise götürüp bakım yaptır, tedbir diye bir şey var.

6. Her kilidin yedek anahtarını yaptır ve belli yerlerde bulundur. Çok rahatlayacaksın.

7. Daha sık ‘hayır’ de. İyi gelecek.

8. Yapacaklarını öncelik sırasına sok. Kafan karışmasın.

9. Evde çalışmayan ne varsa tamir ettir. Ettirmiyorsan at.

10. Yapmaktan hoşlanmadığın işler için yardım iste. Daha iyi yapan biri mutlaka vardır.

11. GÜLÜMSE.

12. İhtiyaçlarını önceden belirle. İsraftan kurtulmuş olursun.

13. Bir defada yapılması zor büyük işleri, küçük parçalara ayır. Gözünde büyümesinler.

14. Etrafı topla, dağınıklıktan kurtul. Bunun sendeki değişimini zevkle izle.

15. Bebekleri gıdıkla. Çok komik gülüyorlar.

16. Zamanını israf etme. Hatta paranı da.

17. Öğle ve akşam yemeklerini basitleştir. Faydaları saymakla bitmez.

18. Kötümser insanlardan uzak dur. Enerji vampiri denen şey onların ta kendisi.

19. Önemli evrakın birden fazla fotokopisini çektir. Kaybolunca ağlama.

20. Dost bir kediyi veya köpeği okşa. Bugüne kadar hiç yapmadıysan yavru bir tanesiyle başla.     Onların dostluklarını hiçbir şeye değişemeyeceksin. Güven bana.

21. Yağmurda yürü, ıslan. Temizlendiğini hissedeceksin.

22. Ara sıra hamama git. Masaj yaptır. Kan dolaşımın hızlansın. Bunun da faydaları saymakla bitmez.

23. Kendi kendine "Nerede o eski günler, her şey daha güzeldi." deyip durma. Bunun nasıl bir faydası var anlamıyorum ki!

24. Verdiğin kararın ne anlama geldiğini iyi düşün. Sonuçları ağır gelmez o zaman.

25. Kendine güven. Bunu kibirle, kendini beğenmeyle karıştırma.

26. Şakacı ol ama zorla da espri yapmaya çalışma.

27. Kendini, bütün soruların cevabını bilmekle yükümlü hissetme. Bazı şeyleri de bilme.

28. Karşılaştığın insanlara, onların hoşuna gidecek bir şey söyle. Motivasyon candır.

29. Seni mutlu edecek bir şey yapmayı yarına bırakma. Belki de yarın diye bir şey olmayacak.

30. Hiç tanımadığın insanlara yürekten bir merhaba de, günaydın, iyi günler de. Onlardan önce yap bunu.

31. Bir şarkıyı ıslıkla çalmayı öğren. Islık çalmanın rahatlatıcı etkisi ispatlandı.

32. Arada bir şiir oku. Rimbaud iyi bir seçenek.

33. Kendine bir demet çiçek al. Kesmezse hediye al, paket yaptırmayı da unutma.

34. Yardım istemekten çekinme; alamazsan üzülme. Her şeye üzülünmez.

35. Görünüşüne özen göster. Çok abartma.

36. Her şeyi kararında yap. Yine çok abartma.

37. Eski bir arkadaşınla karşılaşınca ona sıkıca bir sarıl.

38. Hava açıksa, gece yıldızları seyret. Evden görünmüyorsa lütfen arada bir de olsa sahile in oradan seyret.

39. Nerede gerekiyorsa, orada mutlaka gerekli emniyet tedbirini al.

40. Daima daha iyisini yapmaya çalış, ama mükemmeliyetçi olma.

41. Kendi kendine bir şarkı mırıldan.

42. İyi bir müzik dinleyicisi ol. Müziğin iyisini dinle.

43. Kendi kendine yetmeyi öğren. Bağımlı kişilik olma.

44. Her gün biraz spor yap; her fırsatta yürü. Onu da abartma bence.

45. Dünyanın en yetenekli insanı olmadığını kabul et gerekiyorsa elimden ancak bu kadar geliyor de.

46. Resim ve heykel sergilerini gez. Değişiklik olur.

47. Ayakkabını boyat. Kendini bakımlı hissedersin.

48. Kuaföre git.

49. Yeni moda birkaç şarkının sözlerini ezberle. Ama seçici ol.

50. İşe erken git.

51. İşe her gün aynı yoldan gitme.

52. İzin alıp bazen işten erken çık. Unutma "bazen".

53. Yeşillik yerlerde dolaş, ayağını toprağa bas.

54. Maça git, bağır. Konser de olabilir bu.

55. Başkaları dilemeden, sen onlara iyi günler dile. Benzeri bir şeyi 30. maddede de söylemiştim.

56. Teşekkür et.

57. Arabana güzel koku yayan bir alet koy. Ağır, baş ağrıtan bir şey olmasın.

58. Evde kendi kendine yemek pişir, güzel bir sofra kur, sonra da afiyetle ye. Kendi kendine yetmeyi öğren demiştim zaten.

59. Başkalarını adam etmekten vazgeç. Sen kendi işine bak.

60. Severken karşılık bekleme. Elde değil biliyorum ama dene.

61. Sinemada film seyrederken patlamış mısır ye. Frigo da ye ama abartma.

62. ŞİŞMANLAMA! 

63. Bir ağaç ya da çiçek dik.

64. Hatıra defteri tut.

65. WC temizle. Çok ciddiyim.

66. Kağıttan bir uçak yap ve uçur. Çok eğlenceli.

67. Bir derneğe veya kulübe gir, arkadaş edin, toplantılara katıl. Değişiklik şart.

68. Mutlaka yeterince uyu. "Yeterince"

69. Az konuş, çok dinle.

70. İş arkadaşların ve dostlarından iltifatı esirgeme.

71. Bir güne yapılacak çok şey tıkıştırma. Küçük parçalara böl dediğimi hatırlatırım.

72. Acelesiz yaşa; acele işe şeytan karışır ve de strese girersin.

73. Stresli davranmak, doğuştan gelen değil, sonradan kazanılan kötü bir huydur; edinme bu             davranışı.

74. Son olarak; öfkeyi, kendine zevk edinme. Yerine koyabileceğin çok daha güçlü ve iyi duygular var. Onları dene.

7 Eylül 2014 Pazar

Oof pooff Pazar



Benim havalarım bunlar. Puslu, gri, depresif. Öyle besleniyorum ki anlatamam. İliklerime kadar doyuyorum. Her gün ayrı bir kitap deviriyorum. Günde bazen 300 bazen 500 sayfa. İnanılmaz bir dirilişe geçiyor ruhum. Öyle alışmış işte. Telgraf çekiyorum bilinçaltıma. Acele etmiyorum, cevap gelene kadar bekliyorum. Sonra hemen bir geçmiş hesaplaşması ya da hesaplaşamaması, olaylardan olay seçip ona kafayı takmalar, saatlerce kafa yormalar, sert virajları yüksek hızla almalar derken cevap geliyor:  "Bugün günlerden pazar, ne yapsan seni bozar. Ruhsuz, sinir bir gün. Yalnızlığınla başbaşa kahve iç lütfen. Beni germe!" Bilinçaltım bile atarlı. 

Neyse çay içiyorum, en kalorilisinden bir tatlı eşliğinde. Beklemeye devam ederken neyi beklediğimi bilmeden bir çay daha indiriyorum mideye. Sıcak biraz, yanıyor soluk borum. Hoş olmuyor tabii. Neyse geçer birazdan diyerek devam ediyorum etrafa kulak vermeye. Biraz susup sakinleşmeye karar verdiğim anda şu saate kadar hiç konuşmamış olduğumu farkediyorum. Bir oyun oynuyor kafam bugün bana ama haydi hayırlısı. Şimdi bir karar daha alarak soru sormamaya, soran olursa cevap vermemeye, önüme bakıp boş boş takılmaya başlıyorum. Değişik bir başlangıç sayılmaz gerçi ama benim için sağlam bir yenilik. Ben pek susamam öyle. Vazife adamıyım ne de olsa, gereğini yapar geçerim, konuşulacaksa da konuşurum. 

Şu an bilinçaltımla aramızda sorulu cevaplı bir diyalog başladı. Birazdan bir kavgaya dönüşecek hissediyorum ve sonra da uzlaşmak zorunda kalacağız, ettiklerimiz de yanımıza kâr kalacak. Ya da bir diğer seçenek de burnumdan nefes alıp durduğum için beynime gitmeyen oksijen, bilinçaltımın sesini kesmiş olacak. Ohh be diyeceğim kesin. Alttan alması gereken ben değilim sonuçta. Hiç olmamışımdır zaten. Hep ben haklıyımdır, yersen :) 

Haydi biraz rahat bir kafaya geçiş yapalım, kahvemize tarçın döküp, koklayıp hapşıralım. Ama o karabiberde oluyordu çünkü evrimimizde bir kodlama hatası var. Karabiberin insanları hem de Hitler'i, Atatürk'ü, Obama'yı bile içine alan  koskoca bir insanlığı hapşırtması sıradan bir şey mi? Hiç değil. Karabiberle hapşırmayan insandan Allah'a sığınırım. Zorlu bir insandır o, ben tek başıma altından kalkamam. Mücadeleyi bırakır, işime bakarım. 

Şu an inanmazsınız ama yüzüm tatlı tabağı gibi ışıl ışıl. Şerbetim yüzümden damlıyor. Arkadaşlarım geldi, çömdü yanıma. Kahvenin tadı da, kafamın ayarı da değişti. Hayat arkadaşlarla filan daha bir tatlı resmen. Şimdi en kötü ihtimalle iki üç saat ışıldarım. Sonra zaten hava patlar ohhh misss. Haydi sonra devam ederiz. 


1 Eylül 2014 Pazartesi

Yarına kalmasın

"Delilerden ben anlamam, sen konuş onlarla."
                                                             Deli



Ben tanrıyla aynı fikirde değilim ki çoğu zaman da olmam zaten. Ona kalsa intihar edenler cehennemin dibini boylayacaklar. Peki ya ben zaten cehennemin en dibinde yaşıyorsam, devam etmek zorunda mıyım buna katlanmaya? Ben de gideceğim bir gün, hem de en bıktığım ama kimsenin bunu anlamadığı bir anda. Gideceğim hem de hiç bilinmeyen bir yoldan. İzim bile kalmayacak, takip edilemeyeceğim. Zaten aklı olan basar gider, yaşamak deli işi. Daha önce de söylemiştim benim toz pembe gözlüklerim olmadığını ve mizacımın hüzün bulutlu olduğunu. 

Şimdi kızıyorsunuz bana adım gibi biliyorum. Ateist diyorsunuz bazılarınız, işin gücün isyan dediğinizi de duyuyorum. Ama öyle değil aslında. Belki sadece küsüyorumdur tanrıya, küsmez misiniz siz hiç babanıza? Tanrı dediğim için bile kızanlarınız var bana. Biliyor musunuz, hiç adil değilsiniz. Seçimlerimde bile özgür olamıyorum, müsaade etmiyorsunuz. Peki, diyelim ki ben cehennemliğim, bu fena bir şey mi? Nietzsche, Kurt Cobain, hatta Amy Winehouse bile oradalar. Eğlenmeye gidiyorum bence ben. Hücrelerime kadar akılla, mantıkla dolmaya gidiyorum. Çöp arabası gibi bir cennetin içinde yaşıyoruz farketmeden ve siz buna hayat diyorsunuz öyle mi? Hıh! Hem de uzun süredir can çekiştiğinizi bile fark etmeden yapıyorsunuz bunu. Kendi mahalinizde yapayalnız kalıyorsunuz ve yalnızlığın içinde tanımadığınız insanlarla dans ediyorsunuz. Bunun neresi cennet? Geceniz gündüzünüz karabasan aslında, normal mi böyle olması? Anlık yaşanan mutluluklarınız içinde debelenip durmak mı hoşunuza giden? Bari beni bırakın çok bilmişler, bırakın da gideyim. Aşkınız da, neşeniz de, hayatınız, şehriniz, cennetiniz de yerin dibine batsın. İstemiyorum bunların bir parçası olmak, çok şahaneymiş gibi göstermeye çalıştıklarınız arasında sahte sahte gülücükler atmak istemiyorum. Tası tarağı size bırakıp, kendi cehennemimin en dibine bir yolculuğa çıkıyorum. Hem de hafızamı da tamamen silip. Artık ne aşk acısı, ne kırgınlık, ne de sevgisizliğin burktuğu bir kalp var yanımda. Her şeyi olduğu gibi, olduğu yere bırakıyorum. Siz ister gömün, ister yakın, ister alın saklayın. Ben hafiflemişken hazır, uçuşa geçiyorum. Ayaklarım da çıplak, ruhum da. Sarf ettiğim nefesim de sonuncusu muhtemelen. Şizofren bir ruhum var benim, onu kendime saklıyorum, siz onu da bozarsanız. Böyle sonuçsuz gelişme paragraflarımdan müstakil onlarca yazı yazabilirim bilirsiniz ama bu defa yarıda bırakıyorum. Yarına kalmasın.