Sabaha karşı kafamda kaktüs dikenleri, acıyan yarama rağmen aklımı başıma devşiriyorum ve nazik bir şekilde kendimle hesaplaşmaya başlıyorum. Bu kötü bir durum; çünkü hiçbir zaman kapanmayacak hesaplarım var benim. Şimdi bir bir sinirleneceğim hepsine. Aslında gözlerimin sandalyeden pencereye, pencereden yatağa, yataktan duvara yaptığı yolculuğa bakacak olursak, en doğal olasılıkla yine kasvet dolu bir değerlendirme bekliyor beni ama yine de kaçacak değilim. Yapalım bitsin.
Her şey ben, ben olmadığım zamanlarda cereyan ediyor. En önemli nokta burası. Tüm hayati gelişmeler, ben kendimde değilken, başka yerde, başka gökteyken gerçekleşiyor. Öyle zamanlarda çevreme bakınıyorum, kendimi arıyorum ama bulamıyorum ve işte ben ne zaman kendimi bulamıyorum, o zaman hemen yeni bir olay. Kadın "K"olay.
Ve nedense hep de dünyada en bulunmayan adam kimse onu ararken kaybediyorum kendimi. Adam kayıp, ben kayıp. Geçiyor zaman. Tik tak... Ne kadar ayıp.
Sonra ve hem de tam en ağır hesap soracağım anda, birden beynime giriyor Yusuf Atılgan:
-Neden bu kadar kötümsersin?
-Sen neden değilsin?
Suratımda yaralar, tırnaklarım pis, görürsün sen gününü diyorum hesabını düremediklerime. Boş bir inat. Heyhat!
Bazı kere sorarlardı bana büyüyünce ne olacağımı. Büyüdüm ve hala ne olacağım belli değil ya canım ona sıkılıyor benim. Kimse de bilmiyor aslına bakarsam ama bakamıyorum işte, ben hep kusura bakabiliyorum. Asıllar, suretler, gerçekler, yalanlar, boğuluyorum, nefes alamıyorum. Derken yine bir tik tak. İnanmazsan gel de bak.
Zaman geçmezken günler nasıl geçiyor bilemiyorum. Belli bir zaman aralığı belirlemişler bana sanki. O aralıkta görünmez oluyorum; kimse görmüyor, duymuyor, bilmiyor beni. Veriyorum kendimi hırsa, öfkeye, intikama. Dalgalanıp duruluyorum. Köpüklerim bembeyaz. Kahvemi hatırlıyorum. Aynı bardaktan içmek varken, rengi bile farklı bardaklardan içtiğimiz içkilerimiz geliyor aklıma. Sonra ilk öpüşmemiz, sonra ikincisi, sonrası yok. Siliniyor hafızamdan. İnsanların birbirlerine benzerliklerini düşünüyorum, farklı değiliz bunu sen de biliyorsun. Başkaları bizi ambalajımızdan tanıdığını sanıp ayrıştırıyor. Acıyorum. Acıyor bir yerlerim, yerlerini bilmiyorum. Bir mavilik geliyor gözümün önüne, gözlerin olduğunu çok sonra fark ediyorum. Sallantıda kalıyorum. Midem ondan bulanıyor. Sevmem zaten salıncakları. Sonsuz bir bulantı. Son bulsun diye atlıyorum. Şimdi rahatım. Bence istediği zaman atlayabilmeli insan ve istediği zaman da düşebilmeli, istemeden düşmelerinin yanı sıra. Ve hatta istediği zaman da yalnız kalabilmeli ki mutlu olabilsin. Yokluğu da bilmeli ki varlığa şükredebilsin.
Bitiremiyorum söyleyeceklerimi, saatlerimi alıyor düğümlerimi çözmek. Yazacaklarımda bir eksik fark ediyorum: "BEN". Toplayamıyorum ki kendimi, nereye baksam bir "ben" eksiğim. Offff! Saat koşuyor hep bir tık öteye. Sesi de hep aynı "tik tak". Soruyorum "Nereye?" Cevap yok.
Gitti! Ömrümüz böyle geçti!
Bitti! Böyle bitmesi gerek miydi? Hiç yokmuşum ve olmamışım gibi, öyle mi? Gerçekten mi?
Pekiyi!

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder