31 Aralık 2012 Pazartesi

Hepimize nice mutlu yıllar


31/12/2010
İncecik bir vücut, paslı bir ruh ve kazısan da altında yaldızlar yok… Sevmek için geldiği bu saçmalıklar diyarında, cayır cayır yanmakla ödüllendirilmiş bir kız çocuğunun satırlarını okuyorsun şu an… Dikkate alma öyle her duyduğunu, kalbini dinle ve sanma ki kalbin temiz… Kötü şeyler yaparken de o hükmetmişti ruhuna, unutma bunu… Kendini aklama çünkü hepimiz aynıyız aslında, özümüzde bir şeytan ve en çok da o mutlu. Nedenleri unut, hiçbiri asıl neden değil, yalnızlıktan yaptığın her hata, yaparken hata değildi, her biri mutluluğuna hizmet ediyordu esasında.  Ya sonra mı? O geçici mutlulukların alkol damarlarındayken sonsuz gözükmüşlerdi ya hani, işte hepimizin ortak sonu bu! Lanetlenmiş mutlulukların kölesiyiz hepimiz… Egolarımız olmadan sevemiyoruz, o kadar önemli ki etrafımızdakilerin ne düşündüğü, ne söylediği ve bizi nasıl gördüğü, alkolün içimizdeki gerçek bizi ortaya çıkardığını bile anlayamayacak kadar sarhoş olup, tahammül etmeye çalışıyoruz her şeye… Belki de gerçeklere… Sonrası bu kadar işte… Çok da sonrası yok… Çok ileri bir geleceğimiz de yok zaten… Hani şair sormuş ya fahişeye “neden sattın vücudunu?” fahişe de onuruyla cevaplamış hani “daha mı kötü satmaktan ruhumu?”. İşte sen de,  ben de ve aslında hepimiz de bir fahişe kadar bile onurlu olamamışken, en kötüsü de ruhospu olmuşken, gizlendiğimiz bir masumiyet maskesiyle, iyi insancılık oynamaya devam mı ediyoruz? Hadi yüzleşelim bakalım!
 Kim kime dumduma bir hayatım varken, ne diye böyle mantıklı bir hal ve tavır takınmaya çalıştığımı gerçekten bilmiyorum.  Neye ve kime tutulduğumu ya da neyi ve kimi istediğimi asla bilemediğim saçma sapan bir 29 seneyi geride bırakmışken ve karşımda da beni bekleyen sözde “yeni” bir yıl varken, yüzleşmek için iyi bir fırsat diye düşünüp duruyordum. İşte o düşünen anlarımın birinde, yaşamanın yaşamamaktan tek farkının, yaşamazken üzme ve üzülme olanağının son bulması anlamına geldiğini fark ettim. Yaşamı ve ölümü birbirinden ayırmanın imkânsızlığı, yaşama tahammül etmenin imkânsızlığından daha kolay kabulleniliyor. Biri bir süreç, diğeri muamma. Çok zorlama, bırak anlama! Nasıl olsa hatırlayamazsın ne yazdığımı tekrar okumadan bu satırları ancak elbet bilirsin neden isyanımı serbest bıraktığımı… Aslında bırak yüzleşme, bırak beni dinleme, her şey bir su, berrak ya da bulanık ama akıyor durmadan, bazen kar’a, bazen yağmur’a, bazen dolu’ya karışıp. O bulurken yolunu sen de bırak aksın hayatın, bazen hızlı, bazen değil. Bırak bazen donsun suyun, nasıl olsa bir gün ışıl ışıl parlayacak ufkun… Eriyip suya karıştığın vakit, sona her zaman bir nefes kadar uzak olduğunu bil o kadar, bu sana yeter ve artar… Hepimize nice mutlu yıllar…

21 Aralık 2012 Cuma

Anadilin nece?



Bugün üzerimde ağırlık yapan, davranışlarından rahatsız olduğum insanlardan birini çıkardım hayatımdan. Neden mi? Çünkü öyle yapmalı bazen. Karşımdakini değiştirme gücüne sahip olmadığım gibi, buna hakkım da yok. Herkesi olduğu gibi kabul etmeli! Edemediğim noktada yapabileceğim en doğru şey onu hayatımdan uzaklaştırmak bence. Neden böyle bir şey yaptığımı merak ettiğinizi biliyorum. Yakından tanıyanlar bilirler Türkçe kullanımına ne kadar önem verdiğimi. Sosyal paylaşım sitelerinde kendinden üçüncü tekil şahıs olarak bahseden, duygu ve düşüncelerini İngilizce ifade eden ve bunu yerli yersiz, gerekli gereksiz her durumda yapan insanlardan ne kadar rahatsız olduğumu çok iyi bilir beni tanıyanlar. Öyle rahatsız oluyorum ki, çıkarıyorum hayatımdan ve rahatlıyorum.

Eğer anadilin İngilizce yahut başka bir yabancı dilse, yabancı bir memlekette hayatını idame ettiriyorsan ya da listendeki insanlar Türkçe yazdığında anlamayacaklarsa seni, elbette anladıkları dilde yazmalı ve konuşmalısın. Ancak açıklaman "Ben öyle daha rahat ediyorum, tercih meselesi, böylesi daha hoşuma gidiyor, bütün gün işte yabancılarlayım o yüzden aklıma Türkçesi gelmiyor" gibi bir şeyse, seni bir kez daha düşünmeye davet ediyorum. Lütfen bir düşün sahip olduğun kültürün ne kadar değerli olduğunu ve kültürü ayakta tutan en önemli unsurun da dil/lisan olduğunu. Bak TDK bu konuda neler söylüyor:

"Dili güzel ve düzgün kullanmak sadece dilbilgisi ve sesletimden ibaret değil. Dil bilmek ve düzgün kullanmak, o dilin edebiyatını, kültürel kimliğini bilmekten geçer. Bir ulusu ayakta tutan, o ulusun milli değerleridir. Bunların başında da dil gelir. Dil yaşayan bir olgudur. Tıpkı insan gibi… İnsanoğlu yaşamsal faaliyetini devam ettirebilmek için nasıl her şeyden önce beslenmeye ihtiyaç duyuyorsa, dil de böyledir. Devamını sağlayabilmek için beslenmesi gerekir. Dil, sahip olduğu kültürle, bilimle, sanatla, dünya üzerine yerleşmiş bütün ilimlerle beslenir. Neticede tüm bu öğeler zaman içinde her daim kendini yenileyen, gücünü ve desteğini birbirinden alan ve birbirine bağımlı kavramlardır. Zincirin halkaları gibi. Halkalardan biri koptuğunda zincir özelliğini kaybetmez, fakat anlamını yitirir. Eskisi gibi işinize yaramayacaktır. Demek ki bütünlüğünün sağlanması için korunmaya ihtiyacı vardır. Korumak, etrafını zırhla örmek değildir. Korumak beslenmesine engel olmak, gelişmesini duraklatmak değildir. Korumak sahip çıkmaktır. Kabullenmektir."

Tüm bunlar sana ne ifade ediyor? Boş laf mı? Dilini korumak kültürünü korumak anlamına gelmiyorsa senin için, demek ki ayrı dünyaların insanlarıyız. Benim sahip çıktığım değerler senin için boş lafsa eğer, bunları okuyarak vaktini gerçekten boşa harcadın. Üzgünüm, belki bir farkındalık yaratabilirim düşüncesiyle çaldım zamanını, kim bilir belki de yaratmışımdır. Belki de artık "ok, bye, @work, sleeping" vs. yazarken bir an durup düşüneceksin, ben kimim ve neden Türkçe konuşmuyorum diye. Senden sonra gelen nesillere nasıl bir kültür mirası bırakacaksın? Yeni nesiller her şeyi kitaplardan mı öğrenecekler yoksa sen de onlara bir şeyler bırakmak niyetinde misin? İnan ne düşündüğünü bilemiyorum zaten anlayamıyorum da fakat çok iyi bildiğim bir şey var ki o da sahip çıkmadığın kültürüne birçok millet imrenerek bakıyor ama ne olursa olsun kendi kültürlerini korumaktan vazgeçmiyorlar. Bir Fransız yolda kendisine İngilizce yol tarifi soran bir turistin yüzüne bile bakmazken, sen ne yapıyorsun? Daha fazla uzatmayacağım lafı ve sana Oktay Sinanoğlu'nun "Bye Bye Türkçe" kitabını okumanı tavsiye ederek vedalaşacağım. Dilerim bir sonraki karşılaşmamızda bu konu üzerine düşünmüş ve durumu değerlendirmiş olursun. Zira konuşmak istersen ben hep buradayım. Sevgilerimle.

19 Aralık 2012 Çarşamba

Pancarın dansı



Duydunuz mu "Pancarın dansı" kitabını? Şimdilerde adı "Parfümün dansı" olmuş. Ben öyle okumaya başladım kendisini. Her şeye rağmen, herkese rağmen "hayat, ille de hayat, mutlu bir hayat" diyen, bunu kendine düstur edinmiş Amerikalı yazar Tom Robbins'in kitabından bahsediyorum. Kendine has, o oyuncu ve fantastik öğelerle yoğrulmuş masalsı üslubunu, parfüm yapımına ilişkin çeşitli ve ilginç hikâyelerin arasına serpiştiren yazar, bizi Alobar ve Kudra'nın yüzyılları aşan tutkulu aşkına ve her ikisinin de ölmemek için verdiği mücadeleye tanık olmaya davet ediyor. Biraz mitolojik, az biraz erotik, çok fantastik, zaman zaman komik böyle bir kitabı elime almakta bu kadar gecikmiş olmamdan kaynaklanan bir yüz kızarıklığıyla, kitaba hak ettiği ilgiyi göstermeye ve onu övmeye karar verdim. Bu kitapta hemen herkes ölümsüzlüğün peşinde. Herkes bir şekilde bunun yollarını arıyor. Ancak benim için öyle bir kahraman var ki eserde, onun yeri gerçekten apayrı. O da diğer kahramanlarımız gibi ölümsüzlüğün peşinde ve bu konu üzerine çalışmalar yapan bir vakfın da kurucusu. Hele su için söylediği öyle ilginç ve güzel cümleleri var ki, sürüklenmemek, suya bir de o gözle bakmamak imkânsız. Şu paragrafa bir göz atın, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız: 


"Su! Dünyanın onca sıvısı dururken, yer silmeye, tuvalet temizlemeye layık görüleni! Bebek bezlerini yıkarken kullanılanı! Kentin kanalizasyonlarından akanı. Bu lanet olası kentte habire, göklerden döküleni! O suyun bir tek damlası, bir koca bardak dolusu İrlanda viskisinin rengini attırmaya yeter."

Ne demek istediğimi anladınız sanırım :) 

Kitabı okurken, başlarda, kullanılan mini minnacık puntodan rahatsız olabilirsiniz fakat nadiren de olsa iyi çevrilmiş bir eser bulmuş biri olarak, kitabın akıcılığı karşısında hayranlık içinde kitabı iki gün gibi kısa bir sürede bitirmenizin işten bile olmayacağını garanti edebilirim. İttirip kaktırmadan, sıkılıp bunalmadan, öfleyip pöflemeden, yazarın müthiş hayal gücüne ve her yiğidin harcı olmayan bilgi birikimine kendinizi bırakıp gideceksiniz. Fakat kitapta fazlasıyla zorlama bulduğum acayip acayip benzetmeler de yok değil hani. Bu benzetmeler bence anlatıma komedi unsuru katmışlar. Buyurunuz onlardan birkaçı: 

“V’lu kalçalarını çingene arabasının duvarlarına asılı duran mandolinler gibi sallaya sallaya dar merdiveni tırmandı.” -O nasıl bir benzetme yahu :=)-
“Soğuk bir sabah inek boku üzerine kırağı yağmış gibi görünüyordu” (Misal :))
“Alobar onun sarı verniğe boyanmış üzümlere benzeyen gözlerine baktı.” (Sarı vernikli üzümlere gelene kadar elli bin tane benzetme yapılırdı, ille de farklı bir şey söyleyeceğim diye bu kadar zorlamanın ne manası varmış ki Tom amcacım :)) 

Kitabın en enfes, pek bir şahane, omuzlarımızı kabartan, gururumuzu okşayan yanı da, hikâyenin bir ayağının İstanbul'umuzda olması. Nasıl güzel geliyor insana elin Amerikalısının yazdığı romanda, bizim şehrimizin adının geçmesi. Paris, Seattle, New Orleans'ta olduğu gibi, İstanbul'da da ölümsüzlüğün ve mükemmel yaşamın peşine düşülüyor. Bulunuyor mu bilemem :) Bilsem de söylemem :D Okuyunuz, öğreniniz. Kısacası kitap kendini sevdiriyor. Ben okudum, pişman değilim. Yine olsun, yine yaparım. Sevgiler :)

17 Aralık 2012 Pazartesi

Hoşgeldiniz bebişlerim :)

Bazen her şey korkunç gelir gözüne, çırpınır, bunalır, küfredersin. Rahatlamazsın. Ne yapsan olmaz, şükretmek hikaye gelir. Kimsenin bilmediği, kimsenin gelmediği, yalnız başına kalabileceğin, kendini ve kafanı dinleyebileceğin, huzur bulabileceğin bir yerlere kaçma ihtiyacı hissedersin. Kaçamazsın. Kapana kısılmış hissedersin kendini, sığmazsın dünyaya, dünyaları verseler dar gelir zira. Ama sonra bambaşka bir şey olur. Bir bebek doğar. Her şeyi değiştirir. O yenidir, hayattır, başlangıçtır, her şeyi unutturan, geride bıraktırandır. Ben bu ay bu mutluluğu iki kez yaşadım. Önce acısıyla, tatlısıyla, 12 senedir hayatımda olan canım arkadaşım,  ailemizin kızı Ahu'nun bebeğiyle tanıştık. Doğduğu andan itibaren kanım ısındı ona. O kadar tatlı, pembe ve masumdu ki, şimdiden onsuz bir hayat düşünemiyorum bile. Bugünse kardeş yarısı kuzenim Seval'im kızına kavuştu. Artık ailemizin en minik ferdi olarak herkesin göz bebeği olacak çok güzel ve sağlıklı bir bebişimiz var. İki bebeği de şimdilik hem gribal nedenlerden hem de daha mini minnacık olduklarından doya doya göremedim ancak şimdiden varlıkları bile yetti hayatımda çiçekler açtırmaya. Allah her ikisine de onlar için hayal ettiğimizden çok daha güzel hayatlar, mutluluklar yaşatsın dilerim. Hayatları boyunca pişikten başka dertleri olmasın inşallah :) Hoşgeldiniz bebişlerim, sefalar getirdiniz :D

16 Aralık 2012 Pazar

PATTI SMITH

http://m.youtube.com/watch?v=NBEDTeFzDQE Bir şarkı da 10 dakika sürer mi demeyin, kısık sesle miss gibi de dinlendiriyor. PATTI SMITH

Gece

Boş durmuyor gece, hüzünle vermişler el ele biraz salınalım sokaklarda diyorlar. Şehrin ışıklarını birlikte söndürmeye, şarap kadehlerinde birlikte demlenmeye çıkıyorlar. Her yudumda biraz daha kararıyor gökyüzü ve baştan kaybediyor anlamını kurulmaya çalışılan her uzun cümle. Kokuyor baştan bu balık, zaten başı sonu, hepi topu bu kadar bu gecenin. Ne ilerisi var ne gerisi, günün ufak bir muhasebesi yapılabiliyorsa aman ne ala! Yastıklara konuluyor başlar ve konumuz aynı: Yarın. Hep yarıncıyız biz, bazen de düncü aslında. Bugünümüz yok, şu anımız kayıp. Dansediyoruz, geceyi ve hüznü koynumuza alıp kalabalıkça. Yok bizim iki kişilik danslarımız! Bazen hepiz, bazen yarım, neyse ki henüz "hiç" olmadık tam olarak, hele çift asla.
Biz kayıp gecenin hüzünle buluşmasından doğduk. Mutlu bir sonumuz yok. Sonlar bizim işimiz değil. Askerlerimiz yok kapımızda bizi alıp götürmeyi bekleyen, olduğumuz gibi, olduğumuz yere yığılabiliyoruz, yığın olabiliyoruz dilediğimizce üst üste. Kimi zaman alt alta. Biraz çöp gibiyiz aslında; kokusuz, temiz ama çöp işte en nihayetinde. Sevilesimiz o yüzden yok bizim, yaftamızı biz yapıştırdık oramıza buramıza.
Takılıp kaldıkça dilimize dünden kalma bir mısra, hemen kaçıyor aklımız yarına, yarınlara. Ama gece de boş durmuyor ki! Takmış koluna hüznü, demleniyor şarap dolu kadehlerde. Sessiz ve derinden. Bilir o işini!
Şimdi sokaklar ıssız, ışıkları söndü şehrin. Sessizlik uğulduyor boş sokaklarda, yalnızlık derin bir uykuda. Parmak ucumuzdayız, korkuyoruz. Uyandırmadan dalmalıyız hemen uykuya, sarıla sarıla, sere serpe, öylece. Biz böyle mutlu olabiliyoruz belki de ...

Kasvetli bir pazar günü

Savsak bir pazar günü, tıpkı diğer pazarlar gibi. Uyku dışında herhangi bir etkinlik yapmaya ne halin var, ne halet-i ruhiyen buna uygun. Karanlık bir oda, aman yarabbim kasvet üstüne kasvet, fenalık da çökmüş al işte o da cabası. Uyu hemen uyu, daha yarın sabah uğraşman gereken koskoca bir pazartesi sendromu var. Gerçi uykunun da sonu yok. Uyudukça miskinleşiyorsun, miskinleştikçe uykun geliyor. Üstelik aklına da hep seni üzecek, mutsuz edecek şeyler geliyor. Hep yalnızlık duygusu hem de kocaman kalabalık bir ailenin arasında. Bugün kimsen yok ve olanlar da senin değiller. Sanki diğer günler farklıymış gibi bugüne ayrı bir melankoli, ayrı bir hüzün yüklüyorsun. Kim icat etti bu lanetli günü? Dokunsalar ağlayacaksın ki aslında istediğin de bu. Bugün anlamıyor hiçkimse seni, dün anlıyorlardı sanki. Yarın? O da aynı olacak. Yaşlandıkça daha iyi göreceksin ve "yalnızlık ömür boyu" şarkısı daha bir anlamlanacak. Anlam yüklediğin tek şey şarkılar olacak, geri kalan her şey oluruna bırakılacak. Yaşlanınca! Evet yaşlanınca yapacaksın bunu, gençliğini heba ettiğini farkedişinin ilk anında başlayacak bu boşvermişlik. Su akıp yolunu bulurken, hayat sana artık çelme takmayacak ve o zaman anlayacaksın işte tüm engellerin senin ürünün olduğunu. "Pişmanlık içinde geçecek kısacık bir yaşlılık için mi yaşadım onca yıllık gençliğimi" diyeceksin. Deme işte, dene! Vazgeçme! Bakma diğerlerinin ne düşündüğüne, beni dinle. İç ses her zaman doğru tondan çalar şarkıyı, yeter ki gerçekçi ol ve imkansızı iste. Bak gördün mü iç sesin aforizmalardan besteler yapıyor. Azıcık da şizofren sanırım. Bir dalgalanıyor, bir duruluyor, bir gel, bir git. Med gibi cezir gibi sözüm ona. Yastık çağırıyor biliyorum. Masal gibi geldi bunlar, azıcık da ninni gibi. Var mı pazar günü uyumak gibisi?





Merhaba

Yaklaşık üç senedir devam ettiğim ancak 18 Ağustos'tan bu yana ilgilenmeyi tamamen teknik nedenlerden dolayı bıraktığım blog yazarlığına, blogun adresini buraya taşıyarak devam etme kararı aldım. Neden derseniz, diğer adrese ulaşması da, onu kullanması, güncellemesi, düzenlemesi de benim yapabileceğimden çok daha karışık ve sıkıcıydı. Ben de dedim ki kapasitemi böyle teknik bir noktada zorlayacağıma, daha anlaşılır, daha sevecen, daha kolay, sade bir blog'da bu işi yapmaya devam edeyim de dur durak bilmeden, paylaşımlarıma ara vermeden, salim bir kafayla bu işten zevk alabileyim. Zira böylece uzun zamandır hiçbir şey paylaşmadığım için serzenişte bulunan sadık okuyucularımın yüzünü de güldürebileceğim kanısındayım.
Kısacası efenim bundan sonra buradayım. Sizleri de bekliyorum. Takipte kalınız, hoşça kalınız :) Sevgiler :)