Duydunuz mu "Pancarın dansı" kitabını? Şimdilerde adı "Parfümün dansı" olmuş. Ben öyle okumaya başladım kendisini. Her şeye rağmen, herkese rağmen "hayat, ille de hayat, mutlu bir hayat" diyen, bunu kendine düstur edinmiş Amerikalı yazar Tom Robbins'in kitabından bahsediyorum. Kendine has, o oyuncu ve fantastik öğelerle yoğrulmuş masalsı üslubunu, parfüm yapımına ilişkin çeşitli ve ilginç hikâyelerin arasına serpiştiren yazar, bizi Alobar ve Kudra'nın yüzyılları aşan tutkulu aşkına ve her ikisinin de ölmemek için verdiği mücadeleye tanık olmaya davet ediyor. Biraz mitolojik, az biraz erotik, çok fantastik, zaman zaman komik böyle bir kitabı elime almakta bu kadar gecikmiş olmamdan kaynaklanan bir yüz kızarıklığıyla, kitaba hak ettiği ilgiyi göstermeye ve onu övmeye karar verdim. Bu kitapta hemen herkes ölümsüzlüğün peşinde. Herkes bir şekilde bunun yollarını arıyor. Ancak benim için öyle bir kahraman var ki eserde, onun yeri gerçekten apayrı. O da diğer kahramanlarımız gibi ölümsüzlüğün peşinde ve bu konu üzerine çalışmalar yapan bir vakfın da kurucusu. Hele su için söylediği öyle ilginç ve güzel cümleleri var ki, sürüklenmemek, suya bir de o gözle bakmamak imkânsız. Şu paragrafa bir göz atın, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız:
"Su! Dünyanın onca sıvısı dururken, yer silmeye, tuvalet temizlemeye layık görüleni! Bebek bezlerini yıkarken kullanılanı! Kentin kanalizasyonlarından akanı. Bu lanet olası kentte habire, göklerden döküleni! O suyun bir tek damlası, bir koca bardak dolusu İrlanda viskisinin rengini attırmaya yeter."
Ne demek istediğimi anladınız sanırım :)
Kitabı okurken, başlarda, kullanılan mini minnacık puntodan rahatsız olabilirsiniz fakat nadiren de olsa iyi çevrilmiş bir eser bulmuş biri olarak, kitabın akıcılığı karşısında hayranlık içinde kitabı iki gün gibi kısa bir sürede bitirmenizin işten bile olmayacağını garanti edebilirim. İttirip kaktırmadan, sıkılıp bunalmadan, öfleyip pöflemeden, yazarın müthiş hayal gücüne ve her yiğidin harcı olmayan bilgi birikimine kendinizi bırakıp gideceksiniz. Fakat kitapta fazlasıyla zorlama bulduğum acayip acayip benzetmeler de yok değil hani. Bu benzetmeler bence anlatıma komedi unsuru katmışlar. Buyurunuz onlardan birkaçı:
“V’lu kalçalarını çingene arabasının duvarlarına asılı duran mandolinler gibi sallaya sallaya dar merdiveni tırmandı.” -O nasıl bir benzetme yahu :=)-
“Soğuk bir sabah inek boku üzerine kırağı yağmış gibi görünüyordu” (Misal :))
“Alobar onun sarı verniğe boyanmış üzümlere benzeyen gözlerine baktı.” (Sarı vernikli üzümlere gelene kadar elli bin tane benzetme yapılırdı, ille de farklı bir şey söyleyeceğim diye bu kadar zorlamanın ne manası varmış ki Tom amcacım :))
Kitabın en enfes, pek bir şahane, omuzlarımızı kabartan, gururumuzu okşayan yanı da, hikâyenin bir ayağının İstanbul'umuzda olması. Nasıl güzel geliyor insana elin Amerikalısının yazdığı romanda, bizim şehrimizin adının geçmesi. Paris, Seattle, New Orleans'ta olduğu gibi, İstanbul'da da ölümsüzlüğün ve mükemmel yaşamın peşine düşülüyor. Bulunuyor mu bilemem :) Bilsem de söylemem :D Okuyunuz, öğreniniz. Kısacası kitap kendini sevdiriyor. Ben okudum, pişman değilim. Yine olsun, yine yaparım. Sevgiler :)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder