Ne diyorduk? Hmmm Türk erkekleri. Malzeme o kadar zengin ki yazmakla bitmiyor. Şimdiden eleştiri okları gelmeye başladı. Maillerin ardı arkası kesilmiyor :) Güzeeel. Demek ki neymiş, kuyruğumuza basmamak gerekiyormuş, öyle genelleyerek kızlar şöyle, kızlar böyle dememek gerekiyormuş. Bu saydığım özelliklerden hiçbirine sahip olmayabilirsiniz ama bu, böyle Türk erkekleri olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Üzgünüm. Öyleyse devam ediyorum. İyi okumalar :)
Türk erkeği;
“Vermek” fiilini engin hayal gücü ve yaratıcı zekâsı sayesinde yeni bir yan anlama kavuşturmuş olan ve kendisiyle kazara irtibata geçen tüm kadınların ona bu manada vermek istediğini düşünen,
Olayları siyah-beyaz, iyi-kötü, güzel-çirkin çerçevesinden çıkmadan değerlendiren,
Bulduğu her fırsatta sigara içen ve izmaritini yere atan,
Sayısız kadınla yatıp evlenirken bakire kız arayan,
Bütün sene içip girmediği gece kulübü kalmayıp Ramazan ayında başımıza din adamı, cami imamı, vaiz kesilen,
40 yaşından sonra namaza başlayan,
Semtlere göre çeşitlilik gösteren;
- Fikirtepe delikanlısı (Kavgacıdır, kavga onun bir parçasıdır ama delikanlıdır.)
- Cadde piçi (Dik yaka polo t-shirt, Armani eşofman, Fred Perry ayakkabı, buz mavisi gömlek, diesel saat, iphone… Uzar gider, çok özelliklidir.)
Kıskanç, kavgacı, dik kafalı, dediğim dedik çaldığım düdükçü,
İşine gelmeyince ıssız adam, gelince adeta bir Romeo, bir Ferhat, bir Kerem,
Kendi ailesine mensup kızların temiz aile kızı, diğer hepsinin fahişe olduğunu sanan,
Yatana kadar 40 takla, yattıktan sonra arazi olan sinir bozucu bir tiplemedir.
Ayrıca;Türk erkeğine göre:
Her kadının mutlaka bir erkeğe ihtiyacı vardır ve zengin erkek peşinde koşar.
Evlenmeyen kadın olamaz; onlar evde kalmıştır.
Anneleri melektir, tüm kadınlar şeytan.
Türk erkeği yüzeyseldir, aşkı geçicidir, sıkılgandır, özgürlüğün kadına ilgi göstermemek olduğunu sanır.
Farklı fikirlere saygı duymaz, tek yol; onun yoludur.
SADECE ERKEK OLARAK DÜNYAYA GELDİĞİ İÇİN BİLE KENDİSİNE SAYGI DUYULMASI GEREKTİĞİNİ ZANNEDER.
Buraya kadar ben konuştum, şimdi mikrofon Türk erkeğinde:
TÜRK ERKEĞİ YAKIŞIKLI, HIRSLI, ÖZGÜVENİ YÜKSEK, BAŞARILI, DAHA YAKIŞIKLI, KARİZMATİK, EŞSİZ, NAMUSLU, ADALETLİ, ŞEFKATLİ, KİBAR, YİNE KARİZMATİK, ASİL, EFENDİ, YERİ GELİNCE BİRAZ MAÇO, ÖZÜ SÖZÜ BİR, GÜVENİLİR, SPORTMEN... BİR DE KAT'İYEN AIDS OLMAYAN ADAM GİBİ ADAMDIR.
Zaten tek tek gelmez asla. Biri ötekine ıslık çalıp "ffıyyk" diye haber veriyor ve sonra o ona, öteki diğerine derken, her şey bir günde hoooop alt üst. Ne şahane! Ama ben "Sağlık olsun" demekten de sıkıldım. Sağlık patlaması yaşıyorum yetti. Bir önümü görebilsem keşke derken bir gün bir mesajla şöyle bir irkiliyorum. Arkadaşımın biri yazmış da yazmış; Türk kızı şöyle Türk kızı böyle . Yok yeeeaaa Türk erkeği nasıl acaba! Seksin Afrikasında yaşayan bir tür olarak Türk erkeği ne münasebet acaba Türk kızına giydiriyor. Bakın ben size biraz sizi anlatayım.
Türk erkeği;
Beyni anatomik olarak bacaklarının arasına sıkışıp kaldığından, hayatını o beyne kan pompalamaya adayan,
Türk kızlarını asla beğenmeyen, turistik beldelerde gördüğü iki üç beyaz, sarı kadından yola çıkarak kendini Avrupa fatihi sanan,
Yakışıklı olduğunu sanıp bütün kızların ona hasta olduğunu iddia ederken spor salonlarında kas yapma çabalarını, aynada çekilmiş fotoğraflarıyla ispatlamaya çalışan, 2 ay sonra sıkılıp sporu bıraktıktan sonra o fotoğraflar yoluyla kız tavlamaya kastıran,
Girdiği bütün arkadaşlık sitelerindeki kızlara seks makinesi gözüyle bakan, uzun süreli ilişki arayan kızları kezban olarak adlandıran,
Ulu orta osuran, geğiren, burnunu karıştıran, küfürsüz konuşmayan,
İlişkinin ilk 1,5 ayında sümük gibi yapışıp, sonraki kısımda buzdolabı kesilen, ben sevgimi gösteremiyorum bahanesiyle geçinip giden,
Arabasını namusu bilen,
Her yerde ama her yerde iki bacağını Asya ve Avrupayı birbirine bağlayacak bir köprü vazifesi görecek kadar açarak oturan,
Aklı gibi eli de sürekli şeyinde gezen, bir türlü pantolonuna yerleştirmeyi beceremeyen,
Gece hayatından anladığı tek şey; akşam eve manita atmak olan,
Aldatmayı; kendi yaptığında erkekliğin şanından sayarken karşı taraf yaptığında namus meselesi ilan eden,
Asla ölçmediği halde kaç cm olduğunu bilen,
Trafikte arabayı en iyi kullanan,
Kadının sokakta hanımefendi, evde hizmetçi, yatakta fahişe olması gerektiğini sanırken kendisi ter kokan, yağlı saçla gezen, ayakkabısından çamuru eksik etmeyen,
Türk dizilerini saçma bulup Kurtlar Vadisini 290324 sezondur takip eden,
Kızların dedikodu yapmasından rahatsız olurken yoldan geçen hatunlara laf atmaktan rahatsız olmayan,
90 dakikalık maçı yorumlarıyla birlikte 190 dakika gözünü kırpmadan izleyebilen ama film izleyelim deyince filmin 10. dakikasında horlamaya başlayan,
Kızların alışveriş harcamalarını gereksiz bulup karşısında sürekli bakımlı kız görmek isteyen,
Manken gibi kız arayıp göbeği kendinden 2 adım önde yürüyen,
Kız kıza gece çıkmalarına köpürüp erkek erkeğe rakı-balık yapma isteğine karşı çıkıldığında "boğma beni" diyen,
Doğuştan şoför, teknik direktör, politikacı, mangalcı, aşçı olup çayı demli, rakıyı susuz, viskiyi buzsuz içebilen,
Denize donuyla giren,
Dağarcığında zor zamanlar için 2 dize şiir, 2-3 müstehcen fıkra, 3-5 yabancı film adı ve birkaç da İngilizce kelime bulunduran,
Jöle bulamadığında saçına limon sürmeyi akıl edebilen,
Partnerini aldatma oranında dünya rekorunu elinde bulunduran eşi benzeri görülmemiş bir canlı türüdür.
İşte bu da aldatma oranlarını gözler önüne seren İngiliz The Economist dergisinin listesi.
Türkiye: % 57 Danimarka: % 44 Norveç: % 41 İzlanda: %38 Güney Afrika % 26 İsveç % 25 Fransa % 24 Kanada % 19 ABD % 18 Avustralya % 17 Çin % 16 Hindistan % 16 İngiltere % 14 Almanya % 11 Polonya % 10 İsrail % 7
Türk-Fransız Edebiyat ödülünün bu seneki sahibi Ziyan adlı romanıyla Hakan Günday oldu.
“Büyüyünce ne olacaksın, küçük çocuk? “Öleceğim, amına koyayım! Geberip gideceğim!” "
Doğru cevap, geçtin sınıfı.”
“Ona kızgın değildim.Ne de olsa başka bir yerdeydik. Başka şartlar altında. Ya da o üstünde kalmış, ben şartların altına düşmüştüm.”
“Her zihne tek bilgi gerek sevgilim. Sen, benimsin. Seni bildiğim için varım. Midem hayattan ne kadar bulanıyorsa, sana o kadar aşığım. Seni dünya kadar seviyorum demeliyim, çünkü seni dünyadan nefret ettiğim kadar seviyorum. Aramızda kaç meridyen var bilmiyorum, ama bana tutun, geliyorum.”
“Gülümsüyordum. O gülümsediği için. Gülümseyerek konuştuğu için. Sakinleşiyordum. O sakin olduğu için. Artık korkmuyordum. O bana ‘korkma’ dediği için. ‘Üşüme!’ diyen bir annenin sözünü dinler gibi. Olur, üşümem, diyordum. Gerekirse donarak ölürüm ama üşümem."
"Doğuda kızlar kadın doğarlar, ecellerinden önce ölürler. İlk yemeği anasının memesinden gelen ve yediği çanağa tükürmekte sakınca görmeyen erkek, o kadar çok kadın gömer ki, toprak bile artık dişidir. Bu yüzden toprak ana diye bilinir, diri diri gömüle gömüle toprağı bile kadın yapmışlardır. Bu yüzden verimsiz ve çoraktır, buna da kadının intikamı denir."
"Gazi, Dikmen Sırtlarında dinleniyor. 12 Şubat 1921."
"Gözlerimin hizasına asılmış fotoğrafın altında böyle yazıyordu: Gazi Dinleniyor. Ama dinlenmiyordu. Atatürk’ün yüzlerce fotoğrafını görmüştüm. BU fotoğrafta, dinlenen bir adam yoktu. Böyle bir adam görmüyordum. Ben bu fotoğrafta, bizden bıktığı için gözlerini kapatan birini görüyordum. Hepimizden, her şeyden bıktığı için bize bakmaktan vazgeçmiş birini görüyordum. Kurtarmak istediği insanların gerçekte bir sahtekarlar sürüsü olduğunu, onca çabasının hiç bir şeye değmeyeceğini düşünen bir adam görüyordum. Her şeyi bırakmak, her şeyden vazgeçmek, her şeyi siktir etmek isteyen bir adam. Ölüp yok olmayı, kara karışmayı. Ölerek donmayı ya da donarak ölmeyi bekleyen bir adam görüyordum. Fark etmez, diye düşünen bir adam. Hiç fark etmez. Tek bir insan sesi daha duymak istemeyen, tek bir insan yüzüne dahi katlanacak gücü olmayan bir adam. Bu yüzden kapalıydı gözleri. Üşüdüğünden değil, duymamak için örtmüştü kulaklarını. Evet, kesinlikle böyle olmalıydı. Gözlerimi ve kulaklarımı kapadım, diyordu. Artık istediğiniz kadar ihanet edebilirsiniz. Sizi görmüyor ve duymuyorum. Umurumda değilsiniz!”
Burası bir ev değil! Burası hiçbir şey değil! Dünya, insanın kabuğu değil. Burası bizim yuvamız değil. Biz, yer çekimiyle dünyaya zincirlenmişiz. Kim bilir nereden kovulduk? Cennet mi? Hiç sanmıyorum. Hem de hiç!
Düz bir çizgiden çok, bir küreydi zaman. Mükemmel bir küre. Geçmiş, yeterince derine gömülürse gelecekten çıkıyordu.
Her şey balkona o koskoca martının konmasıyla başladı. Gahgah diye bağırırken içimde patlayan ödümün kokusu sardı buraları ve macera başladı. Nedendir bilmiyorum yaz ayları bana hep bir mutsuzluk ve de kaçma, kaçarken koşma, koşarken de düşme duygusu hissettirse de, bir martı sesi duyduğum anda bu duygudan eser kalmaz. Çünkü martı bana hep güler. Biraz hayattan, biraz oradan, biraz buradan ve en nihayetinde yine hayattan konuşurken martıyla, birden gahgah diye güler lâ’dan lâ’dan ve benimle dalga geçmesi hiç hoşuma gitmez. Eh elbet tabii bir martı ve bir insan konuşmamalıdır ve konuşan bir insana, bir hayvan böyle fütursuzca gülmemelidir ancak yalnızlık acıdır ve yalnızlar delidir ve aslında martılar acıdır ve deliler delidir.
Neyse macera demiştik en son. Başlayan macera değildi yalnızca, ben de başlarım senin kahkahandan diyerek hemen klimaya mesaj attım: ” Sıcak iklimlerin soğutucusu, lütfen beni bu martıdan kurtar.” Ancak birden klima da error verdi ve macera bir anda başka bir boyuta taşındı. Birden cadı Sila’ya karşı kendimi küçük bir vagonda tek dişimle savaşırken buldum. Dağlar arasında çufçuflarken üstümden geçen martı kafama çıçtı ve ben de hemen üç kolon sayısal oynadım, çocuklarımı ve karımı da cadı Sila’nın elinden kurtardım. Çünkü benim adım o an itibariyle Hugo'ydu. Zor bir maceraydı ancak artık gerçek hayata dönmek zamanı gelmiş çatmıştı.
Bu sıcak havalardan geriye aklımda sadece bunlar kaldı. Klima, martılar ve anlamsız rüyalar. Çünkü eğer havuz yoksa, eğer deniz yoksa, eğer para ve zaman yoksa, yaz aylarının da bir anlamı yoktur ve zaman akıp giderken geriye kalan hiçbir şeyin çok da anlamlı olması gerekmez. Bazen bazı cümleler anlamsızdır ve önemli olan cümle kurabilecek kadar nefes almaktır.
***************************
2. Bölüm
Bazen karnım gorgor eder ve ben hiç sevmem o sesi çünkü o ses hiç iyi bir şeyin habercisi olmamıştır ki ben zaten haberleri de hiç sevmem.
Tam şu an karnımdan gelen gorgor sesine, karşı apartmanın çatısında konser veren martıların gahgah sesleri karışmışken, bir yandan da odamda tortor eden bir pervaneyle uyumaya çalışmak, deveye hendek atlatmak, atlattırılan deveyi gerisin geriye o hendeğe fırlatmak demektir. Yani sonuç olarak hem deveye yazıktır, hem de buna hiç gerek yoktur. Uyumak her yiğidin harcı değildir ve Avşa Yiğitler köyü bizim için “orada bir köy var uzakta” şarkısındaki köydür. Biz onu hiç görmesek de bilmesek de orada “Çemişgezek bir sevdadır” türküsünü söylemesek de, o köy bizim köyümüzdür. Orada da martılar vardır elbet ancak oradaki yaşama daha çok korkuluklardan korkan kargalar hüküm sürer. Yaşam bir su gibidir, sonuçta su da akar durur ve akan hemen her su bana martıları hatırlatır. Martılarla bozmuşsam demek. Martılar da kendilerini unutturmazlar ama. Mesela sabahları balkondaki kahvaltı kabına gagalarını sokar, kanatlarını kocaman açıp guğak diye bağırmakla yetinmeyip üstüne bir de canhıraş kahkalar atarak biz insanlara sabahları daima unutulmaz anlar yaşatırlar. Bunlar güzel şeyler arkadaşlar.
Sonuç itibariyle hayatta bazı gerçekler vardır ve bir de bazı krolar. Bu krolar, ayaklarına kundura giyip, kafalarına güneş gözlüğü takarlar ve Burhan Altıntop çantalarıyla inanılmaz bir tarz yaratarak bizi canımızdan bezdirirler. Geçenlerde Kadıköy-Beşiktaş seferini yapmakta olan bir vapurda martılara attığım simide tip tip bakan bu model bir kro bana “martılar ne de tatlı deyy mi?” diye sordu? O an ben bir panter oldum ve ağzımdan köpükler saça saça, neler dediğimi asla hatırlayamazcasına (böyle bir fiil çekimi yok!) bağıra bağıra, arkama bile bakmadan uzaklaşırken, kafama çıçan martı yüzünden, bir üç kolonluk sayısal daha oynamak zorunda kaldım. Üstelik bu sefer hiçbir anlamı da yoktu bunun. Nedendi kafama sıçılınca bundan bir mana çıkarışım? Bilebilir miydim? Ohh nooo!
Evet efenim! Bir harika izdüşümümü daha sizlerle paylaştıktan sonra, hepinizi pıtırcıklarınızdan öper, hayatta en hakiki müşfik kenterdir diyerek müsaadenizden bir dal alırım. Sağlıcakla kalın.
Efendim, pazar pazar oturdum ne yazsam ne yazsam… Sonra tabii
yine çöktü üzerime depresyon fili, sırtım ağrıyor biraz o yüzden. Gerçi dün
taksicinin biriyle yaşadığım müthiş şiddetli, kavgalı dövüşlü arbedenin
ardından bugün çok da iyi bir psikolojide olmam beklenemezdi. Her hafta sonu
olduğu gibi bu hafta sonu da bindiğim taksinin nereye gideceksin abla demesiyle
başladı her şey. Adamın, gideceğim yeri beğenmemesi üzerine, benim polisi
aramamla, polisi aradığım anda adamın taksiden inip otobüs durağındaki insanlara
“Bu kadın bana hakaret ediyor, kurtarın beni bunun elinden” gibi saçma sapan bir
suçlamayla beni delirtmesi üzerine inanılmaz bir hal aldı. En son kelime
haznemi zorluyordum daha etkileyici küfürler etmek için. Sonra bir baktım
birileri su almış bana, diğeri sigara uzatıyor, bir başkası taksiciyi
sakinleştiriyor derken eve geldim. Bence karakolda bitmeliydi bu olay ama adam
kaçtı. Buna kesinlikle bir son vermek gerekiyor. Taksicilerdeki bu yer, mesafe
beğenmeme durumunu anlamamı beklemesin kimse. Bunun mantıklı hiçbir açıklaması
olamaz, ki zaten hiçbir taksici de size bir açıklama yapmaya falan çalışmıyor. Neyse
diyor ve bu konuyu şimdilik, daha mühim gördüğüm pazar psikolojisi adlı diğer
konuya dönmek üzere rafa kaldırıyorum çünkü sadece bugünün psikolojisini değil, sinir harbi yaşadığım her anın psikolojisini irdelemem gerektiğini düşünüyorum. Normalde pazar günleri kasveti, yağmuru,
karanlığı ve erkenden kararan havayı çağrıştırır lakin bugün hava yazdan kalma
bir güneşle ışıl ışıl parlayarak ağız tadıyla bunalım bile yaşatmadı. Yıllardır
psikoloji kitapları okurum, kafamı nasıl toplayabilirim, hayata nasıl pozitif
bakabilirim üzerine sayısız seminere katılır, konuyla ilgilenmekle kalmayıp
sorunu ortadan kaldırmak adına bildiğim bütün kapıları zorlarım amma velakin ne
yaptıysam şu pazar psikolojisine bir çare bulamadım. Bir bakıyorum arkadaşlarım
gezmeye çıkmışlar, mutlu mesut paylaşımlar. Kimsede bendeki psikolojiden eser
yok. Ya da var da kimse benim kadar üstünde durmuyor. Ben de bugünü işe güce,
bitirmem gereken yazılarıma, gerekli gereksiz bütün pinterest listelerini
gezmeye, her haltı pinlemeye ve en güzeli de kendime doğumgünü hediyeleri
beğenmeye adadım. Gez diyeceksiniz biliyorum, elin ayağın tutarken kimseden
medet umma ve gez ama işte olmuyor, ona da enerji lazım :) Bende yok ki :)
Velhasıl az önce internette gezinirken kendimi birdenbire psikoloji
sayfalarında dolaşırken buldum. Aha! O da nesi! Bu, herkesin ortak sorunu,
kimse yok pazar gününe bayılan. Bir kere her şeyden önce ertesi gün işbaşı diye
bir şey var. Evde çocuklarıyla kalacaklar için, babanın desteğinin akşam iş
dönüşlerine kaldığı bir pazartesi’nin habercisi bu pazarlar. Kim sevsin, ne
diye sevsin yani.
Gelelim asıl meselemize yani psikolojiye. Bir başka deyişle ruh
halimize. Bir kere her şeyden önce sağlığın
bedenen ve ruhen tam bir iyilik hali olduğunu bilmek ve beden
sağlığımıza dikkat ederken ruh sağlımızı ihmal etmememiz gerektiğini kabul
etmek şart. Eskiden bu depresyon denen şey yoktu biliyorsunuz, bunalıma girdim
derdik en fazlası. Sonra yıllar geçtikçe bazı yeni tabirler duymaya başladık. Panik
atak, anksiyete, sosyal fobi, vajinismus ve pek tabii depresyon. Derin bir
mutsuzluk hali, hayatı anlamsız bulma, hiçlikten dem vurma, boşluk hissi içerisinde
debelenip durma, yaşamı yaşamaya değer bulmama gibi sorunlarla eşanlamlı
depresyonla tanışmayanımız yoktur sanıyorum. Bu sorunlar derinleştikçe
hissedilen olumsuz duygular da ayyuka çıkmaya ve depresyon da tedavi edilecek
bir hastalık haline gelmeye başladı. Sorun ne kadar derinse tedavi süreci o
kadar uzadı, kullanılan antidepresan dozu arttıkça alınan kilolarda da bir
artış gözlendi ve sonunda kilo yüzünden depresyona girilince bu iş bir kısır
döngü halini aldı. Bu döngü içinde insana neler oluyor neler. Mesela
hissettiğiniz bu içinden çıkılmaz olumsuz duygular yüzünden davranışlarınızı
kontrol edemez hale gelmekle kalmayıp, sebebini anlamadığınız bir şekilde
birdenbire gelişen bir kötü ruh hali yüzünden öfke nöbetleri de
geçirebiliyorsunuz.
Öyle acayip bir şey ki bu
depresif olma hali, üzerinize çöktüğü anda kanınızı emiyor namussuz. Depresif
haldeyken kendinizi terk edilmiş, bomboş ve koca bir hiç gibi hissediyorsunuz.
Hele ki o depresif anlarınızdan birinde biri size hal hatır falan sorduysa
bittiniz, bir düğüm oturur hemen boğazınıza. Göğüs kafesiniz yerinden çıkacak
gibi olur, ateş basar, ağlar, sızlar, bağırır, çağırır, yalnız kalmak istersiniz.
İçinden çıkılamayacak ve hiç sonlanmayacak bir histir bu, katlanmakta
zorlanırsınız. İyi tarif ediyorum ve hatta tam da sizi anlatıyorum değil mi?
Biliyorum çünkü yalnız olmadığımı. Değersizlik ve yetersizlik duygularının her
hücrenizi teker teker sardığını, ölümcül bir çaresizlik yaşadığınızı, bitse de
gitsek dediğinizi biliyorum. Hatta beni olumsuz düşünmekle suçlayanların hemen
hepsinde bu ruh hali çok daha inanılmaz boyutlarda. Benim tek farkım aklımdan
her geçeni paylaşıyor olmam. Mesela sürekli hayatının her karesini paylaşan
birinin gerçekten çok mutlu olduğuna inanmam ben ve içten içe de kim bilir ne
dertleri var da kafasını böyle dağıtıyor diye düşünürüm. Bu konuda yanıldığımı
da hiç sanmıyorum.
Depresyonun bendeki
değişimleri ise tamamen klişe şeyler. Genellikle, normal zamanlarda asla tercih
etmeyeceğim eylemler yaparak katlanmak zorunda olduğum damarlarımda dolaşan
boşluk hissinden kurtulmaya çalışıyorum. Bu yaptığım anlık değişiklikler de
yine anlık bir iyilik hali yaratmaktan başka bir işe yaramıyorlar.
Aslında siz de her gün depresyonda
değilmiş gibi davranan birilerini görüyorsunuz etrafınızda. Onları ele veren şu
davranışları gözlemleyebilirsiniz: aşırı yemek yemek, hiç yemek yememek, aşırı
boyutta sigara ve alkol kullanmak, gelişi güzel seks yapmak, aşırı spor yapmak,
bu işi hayat amacıymış gibi göstermek, sürekli pişmanlık ve suçluluk dolu
iletiler paylaşmak, bunu herkesle paylaşmak, hırçınlık, aşırı alınganlık ve
bence daha fazla saymama gerek yok. Hissedilen o garip duyguyu bastırmak için
geliştirilen çeşit çeşit davranış. Buyurunuz buradan yakınız :)
Her insan zor zamanlar
geçirir, duygusal iniş çıkışlar yaşar. Ancak herkes her zaman ne yaşadığının ya
da yaşadığının doğru mu yanlış mı olduğunun farkına varamaz. En kötüsü, kişi bu ruh halinin normal olduğunu sanıp sorunun farkında bile olmadığından, çözüm
için tek bir adım bile atmaz. Sonra da depresif davranışlar bir alışkanlık
halini alınca ayıkla bakalım pirincin taşını.
Bir de şöyle bir durum var;
her hissettiğiniz kötü his eşittir depresyon demek değil. Bazen depresyonda
olmasanız da derin bir suçluluk, üzüntü ve umutsuzluk hali hayatı alt üst
etmeye yeter. Yani demem o ki, olur ha kendinizi kötü hisseder ve içinden
çıkılmaz bir duygu topluluğunun içine girerseniz, orada kalmamak için ne
gerekiyorsa yapınız. Yaşadığınız şey her ne olursa olsun, kontrol edilemez, sıkıntı
veren, ilişkilerinizi bozan, yaşamdan keyif almanızı engelleyen ve en vahimi
de sizi gülemeyecek, gülümseyemeyecek hale getiren bir duyguysa, kendiniz için bir şeyler
yapmanın vakti geldi demektir.
Ruh sağlığınız en az fiziksel sağlığınız
kadar önemli. Eğer ruh sağlığınız iyi değilse, fiziksel olarak iyi olmanız da
mümkün olamayacak. Bunu sakın unutmayın. Sahip olduğunuz hayatın başrolünde siz
varsınız; bunu da unutmayın ve filminizi depresyonun yönetmesine izin vermeyin.
Son bir aman ha sakın unutmayın diyeceğim bir şeyle daha pazar psikolojimin
yazdırdığı bu satırlara bir son vereyim artık diyorum. Unutmayın hiçbirimiz
mükemmel değiliz ve olmak zorunda hiç değiliz. Birilerinin pozitif söylemleri canınızı
sıkıyorsa da size tavsiyem hemen uzaklaşın oradan ve başkalarını boş verin. Sonra da bir an evvel bu canavarla baş etmek için her ne yapmak, her nereden başlamak gerekiyorsa
yapın ve başlayın. Zira benim ömrümün 33 yılı geride kaldı, bir 33 yıl daha yaşar mıyım bilmiyorum. Ama kalan ömrüm bu kötü ruh haliyle geçsin istemiyorum. O yüzden de yazdıkça yazıyorum, yazınca rahatlıyorum, şöyle bir ohh diyorum. Birazdan da kendime bir Türk kahvesi yapacağım, siz de istiyor musunuz? :)
Ben, ne istediğini asla bilememiş ve ne yaparsa yapsın mutlu olamamış, yalnızlığın içinde yalpalaya yalpalaya kıyıdan hep uzağa, en uzağa savrulmuş zavallı bir kızım.
Kendime zavallı dememe kızıyorsanız, tamam kızın! Ama önce, neden bir gün çok yükseklerden uçarken, başka bir gün kendimi yerin dibinde buluyor olduğumu bir sorun. Ya da sormayın. Çok yorgunum. Anlatamıyorum.
Yolum mu yol değil yoksa doğru mu değil kendimi yollara vuruşum? Sorgulayamıyorum.
Neden varlığın içinde yokluk arayışım ve sevginin içinde yalnızlık çekişim? Bilemiyorum.
Varımı yoğumu düşünmeye ve kendimi tüketmeye adamışlığım neden? Anlayamıyorum.
Nedensiz bir sürü hissiyat ve kuruntu içinde, dalavere, entrika ve darbelere direnme çabamı neye borçluyum? Boş veriyorum.
Hepsini ama hepsini insanlığıma ve “ben” oluşuma hatta doğal afetlerime borçluyumdur belki. Kestiremiyorum.
Zamanın çoğunda mutluymuşum gibi bile yapamıyorum, zaten kalan kısmında da pek kayda değer bir şey yapmıyorum. Çalışıyorum, uyuyorum, sonra yine çalışıyorum, çalıştıklarımla borçlarımı ödüyorum ve sonra yine uyuyorum, en sonunda da düşlerime bırakıyorum düşüncelerimi, zorlayamıyorum hiçbir şeyi. Rüzgar nereye, ben oraya. Hayatımı yaşıyorum güya. Odamı dağıtıyorum, pis çarşaflarda uyukluyorum, erkenden uyuyup geç kalkıyorum. Amaan koy götüne diyorum, ona bile koyamıyorum. Kısacası ne yaparsam yapayım, gerçekte ne yapmak istediğimi bilmiyorum. Bilemiyorum. Bekle dur, dur-kalklara da hiç gelemiyorum. Ekim'i beklemiştim olur diye, film ekmiştik bütün şehrin üstüne ama olmadı yine. Ne yapsak nafile. Gelin biz şarkı dinleyelim bence :)
Süslenmiş güzelliklerle dolu garip bir hayatım var benim. Ben ve ismimin anlamıyla vabeste taze fidanımsı tavırlarım, hiç büyümeyen bir çocuk olarak alıp verdiğim hızlı nefeslerim arasında geçip giden hızlı zamanlarım, bir de bitmek tükenmek bilmeyen buhranlarım var. Bir kız çocuğuyum, bir genç kızım ve biraz da kadınım. Her birinin kendine göre sorunları var. Hayatın omuzlarıma yüklediği sorun ve sorumluluklardan kaçıp, çocuklar gibi davrandığımda, gereksiz şeylere saatlerce ağladığımda "Çocuk olma!" tenkidi ile karşılaşıyorum. Belki ben sadece çocuk olmak istiyorum o an. Kazık kadar boyuma bakmadan salıncağa binmek, kaydıraktan kaymak, ağzıma gözüme bulaştırarak dondurma yemek, tepine tepine ağlamak, olur olmaz küsmek, erkenden uyumak falan istiyorum. Yapıyorum da bunları zaman zaman ama yadırganıyorum tabii, bunu da bazen umursuyorum, bazen umursamıyorum. Ama en nihayetinde geçmişe yaptığım neşeli yolculuğumu kısa kesip yine kadın olmak zorunda kalıyorum.
Kadın olmak aslında genç kız olmak gibi zor değil. Çünkü genç kızken mantıklı mantıksız her şeye ama her şeye karşı gelir, asi tavırlar sergiler, kötü kötü alışkanlıklara sahip olmak için özel bir mesai harcardım. Yorucuydu. Şimdilerde genç kız gibi davrandığım da oluyor. Zaten bunu başta da söyledim. Dengesizleşiyorum her şeyden önce, duygularım dalgalanıyor, sonra birdenbire hepsi aynı anda duruluyor, boşluğa bakıyorum, gözlerim dalıyor, aklım beş karış havada oluyor ve sonra da oksijen çarptığı için bir güzel yamuluyorum. Sonuç; yine kadın oluyorum. Çünkü dişi bir kez kadın oldu mu, bir daha asla başka bir şey olamıyor. Bir kez anne oldu mu, öyle anne kalıyor, bir kez yoruldu mu asla dinlenemiyor, öylece, yorgun kalıyor. Neye el atsa üstüne yapışıyor. Yapışkan bir şey kadın olmak. Hangi duyguya gidersen git, yine kadınlığa geri dönüyorsun. Bu, böyle.
Peki, kadın olduğum zaman ne mi oluyor? Bir kere ilk kez kadın olduğumu hissettiğimde ve bunun gerçekten farkına vardığımda, hakkını vermem gereken bir duygu olduğunu anlamıştım. Kadınlığa ta o günden beri bir duygu olarak bakarım. Her ne kadar benim kültürümde bu "bekaretin bozulması" ile eş anlamlı olsa da bir kısım benim gibi düşünen insan için bu, sadece bir cinsiyet ve hissiyat aslında. Kadın olmak; duygusal olmak ve hatta şiir gibi olmak demek bence. Hatta biraz daha ileri giderek ayrılık acısı çekmenin kadınlar için icat edilmiş bir acı türü olduğunu bile söyleyebilirim. Bu konuda Murathan Mungan ise şöyle diyor:
"Ayrılıkları ayrıntılar acıtır. Kadınları mahveden erkekler değil, ayrıntılardır.
Erkekler, erkekliklerinin tadını alabildiğine çıkartırken, kadınlar bu konuda mutsuzdurlar.
Çünkü kadınlık bekler. Ummak ve beklemek, kadınlığa verilmiş iki cezadır."
İnsanın değişik ruh halleri var işte, kadınınsa çeşit çeşit. Kimine ceza, kimine ödül bazı şeyler. Kimi şeylerin ilacı yok çünkü hastalık değiller ve kimi zaman bazı şeyler diğer bazı şeylerden daha zor. Kimi zaman da her şey basit, herkes sıradan. Sonuç, kadın ya da erkek fark etmez, birileri başka birilerini hayattan bezdirebiliyor. Ve bazıları o diğer bazılarını boş verip keyfine bakarken, bazı çok cesaretliler "SON" deyip basıp gidebiliyor. Mehmet Pişkin de buna en güzel örnek. Tebrik etmek mi gerek, üzülmek mi ona bile karar veremiyorum. Onun adına sevinen, olaya onun tarafından bakabilen kaç kişiyiz acaba. Bakmak zorunda mıyız ona da emin değilim. Mesela ben bazen; dünyaya sıkışıp, buradan hiç dönemeyecekmişim hissine kapılırım. Dönüşsüzlük hissi. Dönüşememek de diyebiliriz. Ya da demeyelim hiçbir şey. Birileri var gidiyor, diğerleri seyrediyor. Film gibi seyrediyoruz işte adamın son konuşmasını. Sanki her şey çok güzel olmak zorundaymış gibi de aaa ama hayat çok güzel, vazgeçmemek lazım nutukları atıyor bazıları. İşte onlar hemen susmalı. Arada bir değişiklik yapıp, canımı sıkan bu pozitiflik kumkumalarını duvara çarpasım geliyor. Evinize gidin ve ikinci bir emre kadar da oradan çıkmayın, asabımı bozmayın diyesim geliyor. Her gelen gibi, bu hisler de gidiyor tabii bir süre sonra. Her güzel şeyin bir sonu varmışlara kadar geliyor ve burada duruyorum. Ve çoğumuzu derinden etkileyen o videoyla da şimdilik ve tabii ki geçici olarak hoşça kalın diyorum.
Everytime we say goodbye, I die a little,
Everytime we say goodbye, I wonder why a little,
Why the Gods above me, who must be in the know.
Think so little of me, they allow you to go.
When you're near, there's such an air of spring about it,
I can hear a lark somewhere, begin to sing about it,
There's no love song finer, but how strange the change from major to
minor,
Everytime we say goodbye.
When you're near, there's such an air of spring about it,
I can hear a lark somewhere, begin to sing about it,
There's no love song finer, but how strange the change from major to
Fakat kalbimin sesini dinleyip, başka bir kalbi
mutlu ettiğim zamanlar da oldu ve bu zevki her tadışımda, onu diğerlerinden çok
daha hoş bulduğumu ifade etmek boynumun borcudur. Bu eğilimim güçlü, gerçek ve
saftı. Ruhumun derinliklerindeki hiçbir şey onu yalancı çıkarmadı. Ne var ki,
peşleri sıra sürükledikleri görevler zinciri yüzünden, yaptığım iyiliklere bir
yük gözüyle bakmaya başladım. Böylelikle aldığım haz ortadan kayboldu ve
başlangıçta hoşuma giden özeni devam ettirmek neredeyse dayanılmaz bir işkence
halini aldı. Kısa süren refah dönemimde, benden yardım isteyen birçok insan
oldu ve onlara verebileceğim hizmetlerin birini bile onlardan esirgemedim.
Ancak canı gönülden yaptığım bu ilk iyilikler beni önceden tahmin edemediğim ve
artık yakamı kurtaramayacağım bir yükümlülükler zincirinin altına soktu. İlk
hizmetlerim, bu hizmetlerden yararlananların gözünde, devamı gelmesi gereken
iyiliklerimin başlangıcından başka bir şey değildi. Herhangi bir bahtsızın bana
kancayı takması için benden bir iyilik görmesi yeterliydi. Kendi isteğimle
yaptığım bu iyilik sayesinde, kişi daha sonra ihtiyaç duyacağı her şey için
sınırsız bir hak kazanıyor ve o ihtiyaçları karşılayamayacak durumda olmam bile
bir mazeret sayılmıyordu. İşte bu yüzden en tatlı zevkler bile sonradan
masraflı yükümlülükler halini aldılar.
Dahası ne olabilirdi? Daha fazla ne sorulabilir, ne kadar ağlanabilirdi. Yaşamı elinden tutarken, kayıp giden avuç dolusu yıldızı ceplerine saklamayı denedi. Bir sağına bir soluna bakıverdi, her şey bir anda değişebilir, herkes bir yana savrulabilirdi. Bu fikri sevmedi. Tutunabilecekken bırakabilirdi, düşebilir, kalkabilirdi, sevebilir, nefret edebilirdi, uzayabilir, kısalabilirdi. Olabilirdi evet, bunlar olurken o uyuyabilirdi. Kaçtı. Uykusuna sığındı. Kapkaranlık bir kuyunun dibine yuvarlandı. Saklandı. Ağladı. Dinlendi. Yoruldu. Bitti. Koskoca bir kaostu, geçti.
Sabaha karşı kafamda kaktüs dikenleri, acıyan yarama rağmen aklımı başıma devşiriyorum ve nazik bir şekilde kendimle hesaplaşmaya başlıyorum. Bu kötü bir durum; çünkü hiçbir zaman kapanmayacak hesaplarım var benim. Şimdi bir bir sinirleneceğim hepsine. Aslında gözlerimin sandalyeden pencereye, pencereden yatağa, yataktan duvara yaptığı yolculuğa bakacak olursak, en doğal olasılıkla yine kasvet dolu bir değerlendirme bekliyor beni ama yine de kaçacak değilim. Yapalım bitsin.
Her şey ben, ben olmadığım zamanlarda cereyan ediyor. En önemli nokta burası. Tüm hayati gelişmeler, ben kendimde değilken, başka yerde, başka gökteyken gerçekleşiyor. Öyle zamanlarda çevreme bakınıyorum, kendimi arıyorum ama bulamıyorum ve işte ben ne zaman kendimi bulamıyorum, o zaman hemen yeni bir olay. Kadın "K"olay.
Ve nedense hep de dünyada en bulunmayan adam kimse onu ararken kaybediyorum kendimi. Adam kayıp, ben kayıp. Geçiyor zaman. Tik tak... Ne kadar ayıp.
Sonra ve hem de tam en ağır hesap soracağım anda, birden beynime giriyor Yusuf Atılgan:
-Neden bu kadar kötümsersin? -Sen neden değilsin?
Suratımda yaralar, tırnaklarım pis, görürsün sen gününü diyorum hesabını düremediklerime. Boş bir inat. Heyhat!
Bazı kere sorarlardı bana büyüyünce ne olacağımı. Büyüdüm ve hala ne olacağım belli değil ya canım ona sıkılıyor benim. Kimse de bilmiyor aslına bakarsam ama bakamıyorum işte, ben hep kusura bakabiliyorum. Asıllar, suretler, gerçekler, yalanlar, boğuluyorum, nefes alamıyorum. Derken yine bir tik tak. İnanmazsan gel de bak.
Zaman geçmezken günler nasıl geçiyor bilemiyorum. Belli bir zaman aralığı belirlemişler bana sanki. O aralıkta görünmez oluyorum; kimse görmüyor, duymuyor, bilmiyor beni. Veriyorum kendimi hırsa, öfkeye, intikama. Dalgalanıp duruluyorum. Köpüklerim bembeyaz. Kahvemi hatırlıyorum. Aynı bardaktan içmek varken, rengi bile farklı bardaklardan içtiğimiz içkilerimiz geliyor aklıma. Sonra ilk öpüşmemiz, sonra ikincisi, sonrası yok. Siliniyor hafızamdan. İnsanların birbirlerine benzerliklerini düşünüyorum, farklı değiliz bunu sen de biliyorsun. Başkaları bizi ambalajımızdan tanıdığını sanıp ayrıştırıyor. Acıyorum. Acıyor bir yerlerim, yerlerini bilmiyorum. Bir mavilik geliyor gözümün önüne, gözlerin olduğunu çok sonra fark ediyorum. Sallantıda kalıyorum. Midem ondan bulanıyor. Sevmem zaten salıncakları. Sonsuz bir bulantı. Son bulsun diye atlıyorum. Şimdi rahatım. Bence istediği zaman atlayabilmeli insan ve istediği zaman da düşebilmeli, istemeden düşmelerinin yanı sıra. Ve hatta istediği zaman da yalnız kalabilmeli ki mutlu olabilsin. Yokluğu da bilmeli ki varlığa şükredebilsin.
Bitiremiyorum söyleyeceklerimi, saatlerimi alıyor düğümlerimi çözmek. Yazacaklarımda bir eksik fark ediyorum: "BEN". Toplayamıyorum ki kendimi, nereye baksam bir "ben" eksiğim. Offff! Saat koşuyor hep bir tık öteye. Sesi de hep aynı "tik tak". Soruyorum "Nereye?" Cevap yok.
Gitti! Ömrümüz böyle geçti!
Bitti! Böyle bitmesi gerek miydi? Hiç yokmuşum ve olmamışım gibi, öyle mi? Gerçekten mi?
Zeki çocuk aslında, böyle aklı beş karış havada desem, diyemiyorum bile. Ama çizmeye çalıştığı profil biraz çizmeyi aşar gibi. Aslında yeterince kendi kendine kalsa doğru yolu bulacak gibi de, diyaloglar başka türlü gelişip duruyor. Dili de biraz sivri ama törpülüyor gerektiğinde. Birden aklına bir şey gelmiş gibi atağa geçiyor, yarası var besbelli. Çok da dokunmamaya çalışıyorum acıyan yerine ama oluyor bazen, elim değiyor. Sanki birden tutuşacak gibi oluyor sözler ve ben hemen alıyorum gardımı. Dilim yanıyor. Nasıl kolayca söyleyebiliyor bazı şeyleri akıl almıyor, kimbilir can kulağıyla dinlesem daha neler duyacağım.
Sonra en beklenmedik anda çıplaklık diyor, seks diyor, seksilik diyor; aynı kefeye koymuyor, hepsini ayrı ayrı tartıyor. Sağ gösterip sol vurmak işte bu. Şaşırıyorum fazlasıyla. Benim üç oda, bir salonlu, çoluk çocuklu gelecek hayallerimin bir yerine konulacak gibi de değil, ki zaten ben koyacak olduğumda o posta koyuyor, çelme takıyor, hoooppp byyeee! Ama dedim ya değişik bu adam, gelmez dediğin anda birden yine geliyor, geldi de nitekim. Geldi gelmesine de, yine aynı yerde değiliz. Herkes benim gibi mi bilmiyorum. Ben, en umudu kesmem gereken yerde umutlanırım. Ve kendi dünyamda kendimce bir anlam yüklerim yaşananlara. Şimdi ben neye ne anlam yüklüyorum o bilmiyor ya, işte o yüzden ondan gelen cevaplar böyle değişik. Adamın kendi değişik zaten! Bıraksan gitmiyor, kovalasan kaçmıyor, git desen de geliyor, istemiyor yan cebine koyuyor.
Yazar şöyle demişti: "Bazen, görünür bir sebep olmadan, insana önünden geçtiği yapı, bir sokak köşesi, üstünde oturduğu sandalye hayatında önemli bir yer tutacakmış gibi gelir. - Yusuf Atılgan"
Şimdi ona bunları anlatmak istiyorum aslında ama "Güzelim, sana iyi şanslar"ı duymak var. Ee neticede benim de bir tersim bir yüzüm var! Susuyorum. Çünkü
insanlar, insanları taşır bazen, hatta herkes birgün birilerini taşır; ya kucakta, ya sırtta, ya tabutta. Ben de biraz başımın üstünde seviyorum demek taşımayı. Tepeme pisliyorlar ama olsun ziyanı yok. Mesele başımın üstüne çıkmayı becerebilmekte. Neyse; söylemek isteyip söyleyemediğim cümlelerin arasından bir çın sesi duyuyorum, sabırsızlandığı belli. Kimseye göndermediklerim yazılı burada, sabırsızlanmakta haklı. Bunları anlatmak için harcadığım dakikalarımı, o sadece bir saniyeliğine durup düşünsün diye harcıyorum. Ama olsun o bir saniye bile yetecek bana. O bir saniye çok şey değiştiriyor çünkü bazen. İki kişilik bir değişim değil kastım, hayata yaptığı hatalardan yola çıkarak bakanları değiştirmek lazım. Değişecek bir şeyler, inandım da yazdım. Sonuna da "Sevgilerimle" diye imzamı attım. Haydi bakalım :)
Aşağıda terapistimin geçmişte bana ödev olarak verdiği bir listeyi paylaşıyorum sizinle. Bana iyi gelmişti böyle bir liste yapmak. Birçok şeyin farkına varmıştım. Aslında bilinçaltımın bildiği ama bilinç düzeyimin reddettiği o kadar çok şeyi keşfetmiştim ki, beynimin bana oyun oynamasına da bozulmuştum açıkçası. Ama dedim ya iyi gelmişti diye, işte kilit cümle o. Gerisi teferruat.
Bu listenin hepsini bir anda okumasanız da olur bence, ben hepsini bir anda yazmadım sonuçta. Kaynaklardan, çevremden, kendi iç sesimden bir derleme yaptım. Senli benli hitap ettim kendime, halka seslenmiyorum neticede. Sonra zaman içinde aklıma geldikçe aralara ek maddeler koydum. Hatta belki siz de eklersiniz birkaç madde ve bu da bizim "Mutlu Yaşam Manifestomuz" olur :) Çok mu pembe olur ? :)
1. Vücuduna dar gelen kıyafetler giyme, bırak bedenin rahat kalsın.
2. İlaçla yaşamaktan kaçın, doğal başka seçenekler ara ve bul.
3. Randevularını önceden ayarla, stresi azaltmış olursun.
4. Hafızana güvenme; mutlaka yaz.
5. Aracını bozulmadan servise götürüp bakım yaptır, tedbir diye bir şey var.
6. Her kilidin yedek anahtarını yaptır ve belli yerlerde bulundur. Çok rahatlayacaksın.
7. Daha sık ‘hayır’ de. İyi gelecek.
8. Yapacaklarını öncelik sırasına sok. Kafan karışmasın.
9. Evde çalışmayan ne varsa tamir ettir. Ettirmiyorsan at.
10. Yapmaktan hoşlanmadığın işler için yardım iste. Daha iyi yapan biri mutlaka vardır.
11. GÜLÜMSE.
12. İhtiyaçlarını önceden belirle. İsraftan kurtulmuş olursun.
13. Bir defada yapılması zor büyük işleri, küçük parçalara ayır. Gözünde büyümesinler.
14. Etrafı topla, dağınıklıktan kurtul. Bunun sendeki değişimini zevkle izle.
15. Bebekleri gıdıkla. Çok komik gülüyorlar.
16. Zamanını israf etme. Hatta paranı da.
17. Öğle ve akşam yemeklerini basitleştir. Faydaları saymakla bitmez.
18. Kötümser insanlardan uzak dur. Enerji vampiri denen şey onların ta kendisi.
19. Önemli evrakın birden fazla fotokopisini çektir. Kaybolunca ağlama.
20. Dost bir kediyi veya köpeği okşa. Bugüne kadar hiç yapmadıysan yavru bir tanesiyle başla. Onların dostluklarını hiçbir şeye değişemeyeceksin. Güven bana.
Benim havalarım bunlar. Puslu, gri, depresif. Öyle besleniyorum ki anlatamam. İliklerime kadar doyuyorum. Her gün ayrı bir kitap deviriyorum. Günde bazen 300 bazen 500 sayfa. İnanılmaz bir dirilişe geçiyor ruhum. Öyle alışmış işte. Telgraf çekiyorum bilinçaltıma. Acele etmiyorum, cevap gelene kadar bekliyorum. Sonra hemen bir geçmiş hesaplaşması ya da hesaplaşamaması, olaylardan olay seçip ona kafayı takmalar, saatlerce kafa yormalar, sert virajları yüksek hızla almalar derken cevap geliyor: "Bugün günlerden pazar, ne yapsan seni bozar. Ruhsuz, sinir bir gün. Yalnızlığınla başbaşa kahve iç lütfen. Beni germe!" Bilinçaltım bile atarlı.
Neyse çay içiyorum, en kalorilisinden bir tatlı eşliğinde. Beklemeye devam ederken neyi beklediğimi bilmeden bir çay daha indiriyorum mideye. Sıcak biraz, yanıyor soluk borum. Hoş olmuyor tabii. Neyse geçer birazdan diyerek devam ediyorum etrafa kulak vermeye. Biraz susup sakinleşmeye karar verdiğim anda şu saate kadar hiç konuşmamış olduğumu farkediyorum. Bir oyun oynuyor kafam bugün bana ama haydi hayırlısı. Şimdi bir karar daha alarak soru sormamaya, soran olursa cevap vermemeye, önüme bakıp boş boş takılmaya başlıyorum. Değişik bir başlangıç sayılmaz gerçi ama benim için sağlam bir yenilik. Ben pek susamam öyle. Vazife adamıyım ne de olsa, gereğini yapar geçerim, konuşulacaksa da konuşurum.
Şu an bilinçaltımla aramızda sorulu cevaplı bir diyalog başladı. Birazdan bir kavgaya dönüşecek hissediyorum ve sonra da uzlaşmak zorunda kalacağız, ettiklerimiz de yanımıza kâr kalacak. Ya da bir diğer seçenek de burnumdan nefes alıp durduğum için beynime gitmeyen oksijen, bilinçaltımın sesini kesmiş olacak. Ohh be diyeceğim kesin. Alttan alması gereken ben değilim sonuçta. Hiç olmamışımdır zaten. Hep ben haklıyımdır, yersen :)
Haydi biraz rahat bir kafaya geçiş yapalım, kahvemize tarçın döküp, koklayıp hapşıralım. Ama o karabiberde oluyordu çünkü evrimimizde bir kodlama hatası var. Karabiberin insanları hem de Hitler'i, Atatürk'ü, Obama'yı bile içine alan koskoca bir insanlığı hapşırtması sıradan bir şey mi? Hiç değil. Karabiberle hapşırmayan insandan Allah'a sığınırım. Zorlu bir insandır o, ben tek başıma altından kalkamam. Mücadeleyi bırakır, işime bakarım.
Şu an inanmazsınız ama yüzüm tatlı tabağı gibi ışıl ışıl. Şerbetim yüzümden damlıyor. Arkadaşlarım geldi, çömdü yanıma. Kahvenin tadı da, kafamın ayarı da değişti. Hayat arkadaşlarla filan daha bir tatlı resmen. Şimdi en kötü ihtimalle iki üç saat ışıldarım. Sonra zaten hava patlar ohhh misss. Haydi sonra devam ederiz.
Ben tanrıyla aynı fikirde değilim ki çoğu zaman da olmam zaten. Ona kalsa intihar edenler cehennemin dibini boylayacaklar. Peki ya ben zaten cehennemin en dibinde yaşıyorsam, devam etmek zorunda mıyım buna katlanmaya? Ben de gideceğim bir gün, hem de en bıktığım ama kimsenin bunu anlamadığı bir anda. Gideceğim hem de hiç bilinmeyen bir yoldan. İzim bile kalmayacak, takip edilemeyeceğim. Zaten aklı olan basar gider, yaşamak deli işi. Daha önce de söylemiştim benim toz pembe gözlüklerim olmadığını ve mizacımın hüzün bulutlu olduğunu.
Şimdi kızıyorsunuz bana adım gibi biliyorum. Ateist diyorsunuz bazılarınız, işin gücün isyan dediğinizi de duyuyorum. Ama öyle değil aslında. Belki sadece küsüyorumdur tanrıya, küsmez misiniz siz hiç babanıza? Tanrı dediğim için bile kızanlarınız var bana. Biliyor musunuz, hiç adil değilsiniz. Seçimlerimde bile özgür olamıyorum, müsaade etmiyorsunuz. Peki, diyelim ki ben cehennemliğim, bu fena bir şey mi? Nietzsche, Kurt Cobain, hatta Amy Winehouse bile oradalar. Eğlenmeye gidiyorum bence ben. Hücrelerime kadar akılla, mantıkla dolmaya gidiyorum. Çöp arabası gibi bir cennetin içinde yaşıyoruz farketmeden ve siz buna hayat diyorsunuz öyle mi? Hıh! Hem de uzun süredir can çekiştiğinizi bile fark etmeden yapıyorsunuz bunu. Kendi mahalinizde yapayalnız kalıyorsunuz ve yalnızlığın içinde tanımadığınız insanlarla dans ediyorsunuz. Bunun neresi cennet? Geceniz gündüzünüz karabasan aslında, normal mi böyle olması? Anlık yaşanan mutluluklarınız içinde debelenip durmak mı hoşunuza giden? Bari beni bırakın çok bilmişler, bırakın da gideyim. Aşkınız da, neşeniz de, hayatınız, şehriniz, cennetiniz de yerin dibine batsın. İstemiyorum bunların bir parçası olmak, çok şahaneymiş gibi göstermeye çalıştıklarınız arasında sahte sahte gülücükler atmak istemiyorum. Tası tarağı size bırakıp, kendi cehennemimin en dibine bir yolculuğa çıkıyorum. Hem de hafızamı da tamamen silip. Artık ne aşk acısı, ne kırgınlık, ne de sevgisizliğin burktuğu bir kalp var yanımda. Her şeyi olduğu gibi, olduğu yere bırakıyorum. Siz ister gömün, ister yakın, ister alın saklayın. Ben hafiflemişken hazır, uçuşa geçiyorum. Ayaklarım da çıplak, ruhum da. Sarf ettiğim nefesim de sonuncusu muhtemelen. Şizofren bir ruhum var benim, onu kendime saklıyorum, siz onu da bozarsanız. Böyle sonuçsuz gelişme paragraflarımdan müstakil onlarca yazı yazabilirim bilirsiniz ama bu defa yarıda bırakıyorum. Yarına kalmasın.
Koskoca bir hiçliğin içinde piç
olmuş hayatımızı yaşamaya çalışırken, bunu içimizden birinin çıkıp anlatmış
olması ne kadar da güzel bir hediye. Kendinizden çok şey bulabileceğiniz bir
kitap kaç kez geçer ki hayatta elinize. Bazısı aşk hikayesi anlatır, diğeri
tarih yazar, beriki polisiye, falancı şiir, filancı chick-lit (dizüstü
edebiyatı denen şey). Ama kaç tanesinde gerçekten kendinizi bulursunuz. Biliyorsunuz
ben Ayraç dışında hiçbir yerde, ne blogumda, ne sosyal medyada kitap tahlili de
yapmam, övgüde de bulunmam. Lakin Hakan Günday benim yazın dilimi de etkilemiş,
ruhuma işleme çabası olmaksızın bunu başarmış, içinde ne varsa ustaca kitaba
kusan, okuyanı da iğrendiği kusmuğun içine çekip mide kramplarıyla yataklara
düşürebilen tek geçtiğim usta bir yazardır. Ne yazsa severim, okurum, ne
söylese kaale alırım. Harikadır, harika anlatır, harika yazar. O yüzden de onu
övmeden geçemiyorum. Bugünlerde yazarın “Piç” adlı kitabında geçen bir cümle
takıldı aklıma ve tam olarak hatırlayamayınca tekrar aldım kitabı elime ve bir
de baktım kitabı ikinciye okumaya başlamışım. İlkinden daha da fazla sardı
beni, aldı götürdü. Havaya kaldırıp sonra birden yere bıraktı hatta. Okuduklarımdan
en aklımda kalanları paylaşıp sizi de sarsmak istedim. Buyurunuz Hakan Günday
ve piçlerin yanı sıra hiçlerin hayatını da özetlediği eril kitabı PİÇ :
Piçlerin çocukları olmaz.
Piçler, aşık oldukları kadınların kendilerini kurtaracaklarını düşünür. Oysa hiçbir kadın dünyaya bir piçi kurtarmak için gelmemiştir.
Piçlere sır verilebilir. Ölümleriyle son bulan sıradaşılıkları vardır.
Piçlerin cinsel hayatı düzensizdir.
Piçlerin bedenleri ve akılları, diğer insanlarınkilerin aksine nasırlaşmaz. Onların nasırlaşan tek yerleri ruhlarıdır.
Piçler sadece kendi aşklarına saygı duyarlar. En yakın dostlarının kadınlarına dil ve el uzatabilirler. Bu durumda piç tabii ki suçlu, ancak piçlik meşrudur. Piçler düzensiz hayatlarında düzenli olarak içki içerler. Belli sayıdaki kadehten sonra sarhoş olup sızarlar. Sızdıkları yerin adı huzurdur.
Piçlerin babalarıyla olan ilişkileri mezar taşı kadar soğuk, yeni dökülmüş kan kadar sıcaktır.
Piçler insan öldüremedikleri, ağır suçlar işleyemedikleri, korkak ve hain oldukları için yaşadıkları yerleri zorunlu kalmadıkça terk edemezler.
Piçin davranış ve tercihlerini sadece bir başka piç kabul edilebilir olarak değerlendirir ve "Neden?" diye sormaz. "Neden" sorusu piçliği yok eder.
Bir şeye özlem yorar insanı. Kalbini sustursan kafa sesini duyar durursun. Özlersin gidenleri.
Bazı gidişler ölüm gibidir, bazı ölümlerse gidiş gibi. Sanki her an dönecekmiş gibi bekler durursun, kapı her çaldığında o mu geldi diye koşarsın, bin kez de koşsan yorulmazsın. Ama gelmez ne giden ne ölen. Ki zaten aynıdır ikisi çoğu zaman.
Kalansa sağdır, salimdir. Ne kadar sağlam olunabilirse o kadardır. Üzgündür, çabuk kırılır, çabuk incinir kaybedenler. Her başlangıçta yeniden umutlanır, herkesten büyük olur hayal kırıklığı onların. Ve herkes aksini düşünse de o asla unutmaz gideni ve götürdüklerini.
Hiç kaybettiniz mi ağabeyinizi? Ağabey kaybetmek nedir bilir misiniz? Babanın olmadığı bir hayatta ağabeydir en büyük dağ. Ben kaybettim oradan biliyorum. Babam yok değildi, hala da var ama uzak, hem bana hem yaşadıklarıma. Biri gidince diğerleri de gider aslında. Babam da öyle olmuştu belki. Sonuçta geri kalan sağlardan biri olarak bir yanımız hep eksikti. Ne kadar eklesek de eksiliyorduk her yıl biraz daha ve sanki her geçen yıl, bizi ona biraz daha yakınlaştırıyordu. Sanki bir yerde bekliyordu o bizi ve biz sırayla onun yanına gidecektik. Ama sonra bir gün birden anladık ki bu işler sırayla olmuyordu. Önce amcamı yolladık yanına. Şimdi kimbilir sıra kimde? Yaz ayları böyle geçiyor bizde. İnanılmaz yavaş geçti sensiz 19 sene. Özledik seni dön desek dönemiyorsun ya işte en çok da o koyuyor bize. Sen bizi düşünme, rahat uyu yerinde.
Bazen yeniden başlamak gerekir her şeye. Şöyle bir silkelenip kendine gelmesi gerekir insanın. Ben de öyle yapıp İş yerimi kapattıktan sonra buhrana kapılmamak adına hemen ilk bulduğum işe girdim fakat son zamanlarda öğretmenlik mesleğine duyduğum sempatimi kaybettiğimin de farkındaydım. Az para çok iş mantığıyla, üstelik de köle gibi, aralıksız saatlerce ders anlatmak suretiyle çalıştırılmaktan gerçekten nefret eder olmuştum. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım,ne yaparsam yapayım ne eğitim koordinatörümü, ne patronumu, ne de öğrencilerimi memnun edebiliyordum. Delirme noktasına gelmiştim. Ders saati başına 15 TL aldığım bir kurumun beni sömürmesine de, eleştirmesine de tahammül edemiyordum. Bu yüzden de işime de, derse de, öğrencilere de, konuya da konsantre olamıyordum ve bu da ya sürekli olarak sınıfta hatalar yapmama ya da isteksizce hazırladığım worksheetlerdeki soruları bazen benim bile cevaplayamamama neden oluyordu. Motivasyonum haddinden fazla düşüktü. Hal böyleyken de artık öğretmenlikten tat alamıyordum ve sonunda çanlar benim için çalmaya başladı. Sonra günlerden bir gün oturdum ve sordum kendime:
"-Mecbur musun bu işi yapmaya?" Cevap gecikmedi: "-Hayır!" Ee peki cevap hayırsa ben neden iş aramıyordum. Daha önce meslek dışı yapmış olduğum 25 tane iş görüşmesinin olumsuz sonuçlanmış olması mı kırıyordu cesaretimi acaba derken birden bir telefon geldi ve bir dergiden iş görüşmesine çağrıldım. Nasıl mutlu olduğumu, kendimi ne kadar harika hissettiğimi ve nasıl umutlandığımı anlatamam. Belki dünyanın en harika fırsatı değildi bu, ama zamanlama müthişti. En umutsuz ve mutsuz dönemimde gelmişti haber. Görüşme gününü kararlaştırdıktan sonra bir iş çıkışında ilk görüşmemi yapmak üzere Gayrettepe'deki ofise gittim. Heyecanlıydım ve bir o kadar da mutlu. 2 buçuk yıldır yazdığım Ayraç dergisi gibi değildi bu dergi. Sağlık sektöründe yayınlanıyordu dergi ve sektörel olarak yabancı olduğum bir alana hizmet ediyordu ama dergiydi işte sonuçta ve ben de bu ailenin bir parçası olmak için can atıyordum. Önce birinci, derken ikinci görüşmeye çağrıldım. İlk görüşmede fidan boylu, gencecik, güler yüzlü, tatlı sözlü Fidan Hanım görüştü benimle. Dergiyi ve yapılacak işleri anlattıktan sonra bana da sorular sordu ve notlarını aldı. Olumlu geçmişti görüşme, hissediyordum ama yine de emin olmak istedim ve görüşmeden birkaç gün sonra Fidan Hanım'ı arayarak bu işi çok istediğimi belli eder bir konuşma yaptım. Bu konuşma etkili olmuş olacak ki ikinci görüşmeye çağrıldım. Görüşme günü gelip çattığında yine heyecanlıydım. Bu sefer Genel Yayın Yönetmeniyle ve aynı zamanda patronla görüşecektim. Görüşme epeyce uzun sürdü fakat yine olumlu geçti. Tüm detayların konuşulduğu, kafama takılanları sorma fırsatı bulabildiğim bir görüşme oldu. Her konuda anlaşabildik dersem yalan olur ama temel prensiplerde anlaştık. Vee bir gün mail kutuma düşen maille, uzun zamandır beklediğim iş değiştirme fırsatını yakalamış oldum, işe kabul edilmiştim. Mutluydum, hem de çok mutlu. İlk işime kabul edildiğimde bile bu kadar mutlu olmamıştım belki. Çünkü bu seferki iş deneyimim beni, içinde boğulmak üzere olduğum, karın ağrıtan eğitim sistemimizden kurtarma özelliği taşıyordu. Demin de dediğim gibi belki dünyanın en iyi işi ya da fırsatı değildi ama ihtiyacım olan değişim ayaklarıma kadar gelmişti. Bugün de yeni hayatımın ilk günü. Derginin işleyişini, süreçleri, neler yapıldığını, yapılacağını, yapılmak istendiğini öğrenmeye çalıştığım staj günlerimin ilki. Sımsıcak bir çalışma ortamının, gencecik ve kafa dengi insanların olduğu sevimli, minik bir ofisimiz var. Açık ofis burası ve kurallarımız da buna göre şekillenmiş. Uyulamayacak, uyum sağlanamayacak hiçbir kuralla karşılaşmadım henüz. Ve karşılaşmayacağıma da inanıyorum. Önümde uzun bir yol var ve ben bu yolu başarıyla ve yüzüm gülerek yürüyeceğime inanmak istiyorum. Bu arada başka güzel sürprizlerim de var fakat onları şimdilik ne burada yazabilirim ne de başka bir şekilde söyleyebilirim. Ama her an yeni bir yenilikle daha karşınıza çıkabilirim haberiniz olsun. Merak etmeyin öyle aşk meşk falan değil. Biliyorum artık benden de aşk hayatıma dair güzel haberler duymak istediğinizi ama ben şu an iş hayatımdaki güzel gelişmelerin tadını çıkarmak istiyorum. Her şeyin bir sırası var öyle değil mi? Ben de sıramı bekliyorum. :)
Nefes sayımız belliymiş öyle diyor büyükler. Yani sözgelimi 100 nefes hakkım varsa 99'da çekip gidemiyorum. Ve hayat da ölümle sınayıp duruyor sabrımızı. Hem de en sevdiklerimizin ölümüyle. Bugün ailem ve benim için zor bir gün. Büyük acılar içinde kıvranan ve hatta acılarına dayanamadığı için çığlık çığlığa haykıran, ağlayan canım amcam, artık aramızda değil. Koma denen o bitme halini yaşadığı son 3 günün ardından bizi büyük bir hüzne boğup gitti. Koma: Sonun başlangıcı yani. Kalbin çalışıyor ama düşünmüyor, hissetmiyor, bilmiyorsun. Nabzın atıyor ama mutluluk, hüzün, heyecan hiçbirini hissetmiyorsun. Aslında yoksun ama sevdiklerini ölümüne alıştırıyorsun. Yavaş yavaş yok oluyor, birden şoka sokmuyorsun kimseyi. Ve sonra herkes birazcık alışınca duruma, acı gerçeği biraz olsun aklına getirmeye başlayınca bitiyor her şey. Zaman doluyor ve gidiyorsun. Meçhule yolculuğun başlıyor. Her son bir başlangıç dedikleri işte bu ve nasıl bir şeyse bu ölüm dedikleri, yaşansa da bilinmiyor. Işığı gören gidiyor, kalanlar gideni kalbinde taşıyor. İnsan çok özlüyor, ölesiye özlüyor ama giden geri gelmiyor.
Eskiden bu kadar hayvansever yoktu doğru. Çünkü eskiden insanlar bu kadar acayipleşmemişti. İnsanların henüz çokça bencilleşmediği bir dönemdeydi benim çocukluğum. Çocukların parklarda oynayabildiği, ağaçlara tırmanabildiği, bahçelerde kedilerle sevişebildiği, köpeklerle top oynayabildiği, arkadaşların birbirlerinin evine rahatça girip çıkabildiği, anne yokken komşu teyzeden bir bardak suyun rahatlıkla istenebildiği kalabalık ve güzel bir çocukluktu yaşadığımız. Komşuda pişenden bize de düştüğü, bizde pişeni komşuyla bölüştüğümüz, olmayanın gözüne "bizde var baak" dercesine sokmadığımız adam gibi bir insanlık anlayışıydı bizimkisi. İnsanlar birbirlerini daha az kırardı mesela. İftira, dedikodu, riya, haset, düşmanlık, kin daha az yaygındı. Delirmemişti kimse bu kadar! Ve bu yüzden de insanlar birbirlerini sever, sevgi açlığıyla yanıp tutuşmazdı. Evinde evcil hayvanı olan çok az insan vardı.
Şimdi artık çok farklı. Herkes gün geçtikçe daha da yalnızlaşıyor ve kediler, köpekler, kuşlar evlerimizde, sokaklarımızda, kalplerimize taht kuruyorlar. Her geçen gün biraz daha yakınlaşıyoruz onlarla çünkü onlar kalpte kapanmayan dil yarası açmıyorlar. Gerçek dost onlar. Ne yaparsan yap seni sevmeye devam ediyorlar. Seni koruyup, kollayıp senin için gerçekten üzülüyorlar. Gerçekler. Şu an yaşadığımız sanal mutlulukların içinde tek gerçek kalan onlar. Hesapsız, kitapsız pür sevgi var içlerinde. Yapmacık değiller, küçük şeylerle mutlu oluyorlar, okşayıp sevince dünyalar onların oluyor. Yalnızlığınızı alıp götürüyorlar. Ve sonra dönüp arkadaşlarıma bakıyorum ve yalnız değilmiş gibi davranmaları karşısında gerçekten üzülüyorum. Her şeyin ulu orta yaşanmasından rahatsız oluyorum. Üzülüyorum, gerçekten kahroluyorum. Her şeyden haberdar olmaktan dolayı tuhaf bir rahatsızlık duyuyorum. Eskiden kimse kimsenin balayında ne yaptığından, düğününe kaç kişinin katılıp düğün yemeği menüsünde neler olduğundan, nerede ne yemek yediğinden, evlenme yıldönümünün ne gün olduğundan, tatilde ne yiyip içtiğinden haberdar olmazdı. Evet elektronik cihazlarımız yoktu, internetimiz, sosyal paylaşım ağlarımız yoktu ve işte bu yüzden de dostluk diye bir şey vardı. Bazı şeyleri sadece dostlar bilirdi. Ya da en fazlası bir fotoğraf karesi görürdük o özel günlere dair. Şimdi herkesin her şeyini biliyoruz. Hatta bazılarının yaşamından saniye saniye haberdarız. Nereye kaçta gideceğinden, kiminle nerede ne yaptığından, ne yiyip içtiğinden, sevgilisiyle bu akşam evde mi otelde mi kalıyor olduğundan, sabah kaçta kalkıp işe gittiğinden, eve kaçta döndüğünden, kocasından gelen çiçekte yazan ve tamamen kişiye özel olması gereken mesajdan, bu akşam maçı kimin evinde izleyeceğinden ve yine tabii ki izlerken ne yiyip içileceğinden, evlenme tekliflerinden, doğumgünü sürprizlerinden ve sayamayacağım birçok "ÖZEL" detaydan haberdarız. Bunların hiçbiri ayıp değil evet gizleyecek bir şeyiniz de yok ona da tamam da dostlarınızla buluştuğunuzda konuşacak bir şey kalıyor mu geriye merak ediyorum. Ya da sadece dostlarınızla paylaştığınızda güzel olacak ayrıntılardan benim gibi dış kapının dış mandalı birinin haberdar olmasını garip bulmuyor musunuz? Bulmuyorsanız neden? Neden hiç özeliniz yok, neden sizin de kendinize ve sevdiklerinize saklayacağınız güzel anılarınız yok, neden hepsi kamu malı bunların? İşte sonra bütün bu sanallığın yapaylığın ortasında sağıma bir bakıyorum Prens. Canım kedim! Okşadığım anda gırgırlanmaya ve mutluluğunu göstermeye başlıyor. Asla esirgemiyor sevgisini ve sanal değil gerçek. Birileriyle paylaşmadığımda çok daha güzel kalacak kadar gerçek. Artık bir silkelenmek gerek. Nedir bu yaptığımız, neden bu kadar uluortayız bir sorgulamak gerek. Yeter demek, biraz kabuğumuza çekilmek, sosyal ağların kölesi olmaktan vazgeçmek gerek. Beğenmeyen gitsin diyeceksin ona da eminim ama ben seni de düşüyorum. Sen ne olacaksın? Ben gidersem, o giderse, listende konuşacak bir şeyi olmadığı için senin özel hayatını konuşanlar kaldığında ne yapacaksın? Biliyorum ki bir gün sen de sözüme geleceksin ama vakit çoktan geçmiş olacak. Geriye dönüp baktığında kendine özel hiçbir şeyin kalmaması seni de üzecek. Burada seni eleştiriyor gibi gözükürken çuvaldızı kendime batırdığımı da lütfen fark et! Ve hayatına kaldığın yerden daha gerçek şeylerle devam et. Haydi bakalım Allah'a emanet. Sevgiler