30 Aralık 2013 Pazartesi

Ölümden bir eksik...


 Sıfırdan almaya çalıştım çok kez. Anlattıkça büyüyordu içimdeki canavar. Olamazdı bu kadar. Olamazdı bir insan böylesine isyankâr. Kansız bir acı çekiyor, kendimi asla azletmiyordum. Azdım, hem de çok az. Çoğalamıyordum. Hep roldüm, kendim olamıyordum, sona yaklaştıkça, yaklaştığım şeyin adını ben bile koyamıyordum. Dışardan pür neşe, içerden ağır bir kederdim. Bakınca güzel, görünce iğretiydim. Bir aşk hikâyesinin tam orta yerindeydim. Artık karar vermeliydim. Hayatımı biçip, söküğümü dikmeliydim. Terzi bile değildim. Söküldükçe de sökülüyordum. Tutamadıkça bırakıyordum. Sevilmeyince unutmayı, göremeyince kör olmayı, alamayınca boş vermeyi öğrenmeliydim.

Ve sonra...

İki şey aynı anda öldü içimde; birinin ismi vardı, diğeri bendim. Bir ölümden dirilmiştim. Sanki diyar diyar gezmiş umut diye bir yer bulmuştum. Minicik bir noktadan, koca bir hayat doğurmuş, gözümü ışığa dikmiştim. Sevmiştim bir an gitmeyi ama gitmenin en güzel yanı geri dönebilmekti. En keskin yerinde durmuştum bıçağın ama kesmemişti çünkü henüz hiçbir şey bitmemişti.

 İşte o an...

Gıcırdayan dişlerimin arasından ona kadar sayıp, kendimi tekrar dünyaya fırlattım. En son hızla baştan başladım. Kesilen yanımı sardım, kapımı ışığa açtım, takılıp düştüğüm taşları bir bir boşluğa bıraktım. 

Ve şimdi...

Keskin tek bir cümlem yok artık, kanım serin, nefesim derin, ruhum rahat. Hafızamda boşluklar var beni tamamlayan ve umutlarım var unuttukça büyüyen.

Ama...

Ben unutsam da sen asla unutma; her şey ölümden bir eksik!

Ben bir şeyi, hem de minicik bir şeyi öldürürken ve ondan defalarca özür dilerken başka bir şeyler dirilebilir belki senin içinde. Yeşerebilir kuruyan gözyaşların, belki sorarsın bile kendine "Şimdi ne yapacaksın?" diye. Uyumadan uyanabilir, ölmeden dirilebilirsin. Hiç doğmamış gibi ölürken, hiç kırılmamış gibi de gülebilirsin ama hiç yaşamamış gibi davranamazsın. Beceremezsin. Geceyle gündüzü aynı anda yaşayabilir, ölene kadar üzülebilirsin. Ölene kadar kahredebilir, dönene kadar bekleyebilirsin ama gideni geri getiremezsin çünkü sen ölümden bir eksiksin ve henüz ölmedin. 

10 Ekim 2013 Perşembe

Bazen Uçarım Ben...

     Bazen de düşerim. Kalkarım. Bazen yaralı bereli, bazen neşeli, umut dolu olurum. Kirlenirim ama kokmam. Bulanıklaşırım, tek başıma durulanırım. Güçlü olmak öyle olur. Yüzerim dalgalara karşı, böbürlenirim kendi kendime, söylenirim, söyletirim, söyleşirim. Müziğim hep gümbür gümbür çalar içimde, adımlarımı ona uydururum. Ben, ben olurum bazen de hiç. Öyle bir koşarım ki bazen, yetişemez hayat. Nefesim öyle bir kesilir ki heyecandan sahne olurum, şarkının ta kendisi, şarkıcının ruhu olurum, müzik olurum. Devleşirim kendime sığmam, kalıbıma tükürür öyle giderim gidersem. 
      Sen bilmezsin ben neler yaparım kendime özgürken, neler yazar çizer ruhum bilemezsin. Sesim kısılır çığlık atarken. Ama hepsi hayatın kendisinden. Türdeşlerimden ayrılırım durup dururken, birdenbire bazen her zaman. Ne söylediğimden bir şey anlarsın, ne gözlerimden. Sus öyle zamanlarda, devam et, görme, bilme, bekleme. Tek olurum, yek olurum, yok olurum. Bomboş bir düşü kendimle doldururum. Yine de olduğum gibi severim, yaşatırım aşkı. Sustuğum kadar konuşurum, tırmalarım duvarları. Ayrılırım ikiye, yine de tekim, tamım, bütünüm.  Ne sorduklarına uygun cevaplarım var, ne duymak istediklerine konsantreyim. Bazen çok önemliyim, bazen fazlasıyla önemsiz. Bazen çok düzenli bir aileyim, bazen dağınık bir ailenin en küçük birimi. Bazen öyle yalnızım ki, kuyruğu dik tutuşum ondan. Kimi zaman eğiliyorsam, o da saygımdan. 

23 Ağustos 2013 Cuma

İyi ki...



İYİ Kİ YAPMIŞIM


Tarih boyunca yazılmış en etkileyici yalanı söylemeye hazırlanıyordum kapım çalındığında. Sonra bir dünya gerçeğine elimi uzattım, elimin uzandığı kadar. Yaklaştıkça ele geçirdi beni, uzaklaştım geri geri, ayağım takılıp düşünceye kadar. İnanılmaz bir diyaloğa girdim keskin cümlelerle, kesildi elim, karnım, nefesim. Bu, bir sonun başlangıcıydı, sessiz, sedasız, dengeli. Azmim kazanmıştı, bu, yazarın intikamıydı. Kalemi keskin, kalemi kıvrak, aklı evvel yazarın.


Tarih tekerrür olup dikilmişti aynama, aynam kırık ve uğursuzluk yedi sene gerimde kalmıştı. Duvarlarımın çatlaklarından yüzerek içeri sızmıştı umutlarım. Tutunarak eteğime, ulaşmışlardı yarım aklımın sindiği serinliğe. Serin bir rüzgâr, ılık bir güneş, birlikteydiler epeydir. Nicedir serindeymişim gibi, bir avuç su, bir kuru ot gibi sadece tek bir şeyden ibaretmişim, fazlası olamazmışım gibi ezik büzük hissetmiştim kendimi. Ta ki umut gelip tutuncaya kadar ellerimi. Fikrimi sabitlediğim boş kâğıtlardan, uzun uzadıya yazılan satırlara böyle olmuştu geçişim. Gökkuşağımdan aldığım renkleri ötekileştirince, karnımdan gelen huzursuzlukla selamı sabahı kesince, ayılamayacak kadar mey içince, sessizlikle tanışmıştım. Kendimle barışmış ve hiç olmamış gibi yapmıştım. İhmal ettiğim duygularımla bir olup, uzun zamandır göremediğim rüyalarıma dalmıştım. İyi ki yapmışım.










29 Temmuz 2013 Pazartesi

Küf

Köksüz ağaçlarımı söktüm, ellerimi çözdüm ve tırnaklarımla bulutlara tırmandım. Mavi’de kayboldum, biraz deniz, biraz gök, biraz toprak, biraz kök ve köklerimi ağaçlarıma bağladım. Çul gibi, çaput gibi. Zihnimde yaradılışıma dair deli sorular, hepsi birer maymuncuk. Zihnim serilmiş masama, zihnim sözlük, zihnim küf. Kazısam altından yıldızlı bir gökyüzü çıkar ama benim aslında tesadüflerim var, cahilce cesaret ettiğim maceralarımla eş zamanlı. Kabiliyetim var sırsızlığa, önüm arkam sağım solum köle, saklanmıyor töre, katlanıp sandıklara konulmuyor bela, yarımdan tam, susunca haklı, gidince farklı olunmuyor. Bazen kelimelere gerek duyulmuyor. Bazen ne söylesen az kalıyor. Göz gözü görmeyince, gönül buna katlanmıyor. Bilemeyeceğimiz kadar çok sayıda bilinmeyen arasından, en bilinmezi seçip, yedi kat göklerde kanat çırpan hayallerin  peşinden asırlar boyu koşulmuyor... (Devam edecek)

26 Haziran 2013 Çarşamba

Mucize


Eksilirken tamamladığım ötekilerimi tepsiye serpiştirip ayrık parçaları seyre koyuldum. Kökünden kopardığım aklımı, sakince yere bırakıp yatağa uzandım. Aklım bir yanda, ben bir yandaydım artık. Hafiftim, kuştum, uçtum. Uzaklaştım, uçsuzdum. Bucak bucak kaçıyordum selahiyetimden.[1] Bir yük daha eksiliyordu omuzlarımdan. Omuzlarım dik, omuzlarım çökmüş, omuzlarımda baş yok, başımda akıl. Sonra kaleme baktım ve “haydi bakalım düşün biraz” dedim. Kalem düşündü ve elim kalemi düşürünce kalem yazmaya başladı. Önemli olan, önemsizleri görmezden gelmektir diye başladı cümle. Sonra birden kendimizi masanın etrafında bulduk. Yuvarlak masanın ortasında koca bir konu döndükçe dönüyordu. Bir dünyası vardı masanın; şamdanlı, yemekli, görkemli. Yetişkin ölçülerinde sırlar, garson boy torbalara sıkıştırılıp çöpe atıldı birden ve dağıldı kurtlar sofrası. Resimleri silik duvarlar yıkıldı ve hoooopppp kasırga! Her yer bir yerde, her renk soluk. Toz toprak, bulut ve havayla bir olup, bundan sonraki hayatını yaşayacak ve kendinden başkasına aldırış etmeyecekti. Pişmanlık hissedilmeyecek, geriye dönülmeyecekti. Tıpkı ölülerin geri gelmediği gibi. Burada hayat, yaşarken ölmekti, ölmeden önce yaşamak nedir bilinmezdi. Kendini katletmişti hayat. Faili belliydi. Bir an bile kendine hayranlık duymaz, çekiştirdikçe çekiştirirdi eteklerini ve sonra yırtardı pelerinini, uçardı uzaklara. Bir mucize aramaya. Bir oğlanda, bir kızda, iki çocukta, bir aşkta ve bir kadında saklıydı mucizenin en somut hali. İtiraz etmedi, belki de buydu kalbinin beklediği. Mucize, bir düşünceydi. Geçmiş ise bir ucube. Artık hayat bir piknik yeriydi, neşeli, çiçekli, kelebekli ve uğur böcekli.








[1] Bir konu hakkında bilgi sahibi olarak, kişileri yönlendirme olayı.

7 Haziran 2013 Cuma

YAZIYORUM BOZAMIYORUM

Bir yerlerde ayaklanmalar olmuştu. Şehir talan edilmiş, duman altında kalmıştı. Çığlık çığlığa kaçışıyor ama vazgeçmiyor direniyordu gençler. Çapulcu gençler. Her yer ağaçtı ama kimse görmüyordu. Her yer fidandı, ağaca durmuştu ama suyumuz tazyikliydi, gerek yoktu. Ender rastlanıyordu tarihte böylesine. Hem koşan, hem kaçan hem de geri gelene. Her gün aynı şey ve bitmiyor, bitemiyordu. Bazıları vardı, akılları yarımdı. Bazıları vardı yürekleri kara. Bazıları baştan sona kin ve intikamdılar. Öteki beriki yoktu, bazen çok fazla bir ve hür olunabiliyordu. Keşke hep böyle olsak deniyordu. Anneler şaşırıyordu. Çocukları adam olmuştu, bazıları onları taşlıyordu. Gençler vardı ölüyor, diğerleri direniyor, durmuyordu. Yine hafta sonuydu ve gece kulüpleri bomboştu. Bazen düşündürüyordu adam bizi; belki de sadece duygusuzluğu sayesinde ayakta kalmıştı. Burası bir semtti, sonra her yer bu semt oldu. Herkes saatine bakıyordu, tencereler kaynıyordu içlerinde kepçelerle. Arkamızda dayımız yoktu. Sonumuz, durumuz, susumuz yoktu çünkü dudaklarımızda yalnızca sevgi şarkıları çalıyordu. Özgür olmak istiyordu gencin ruhu. Ağacımı kesme diye ağlıyordu sabaha karşı acı bir gaz solurken. Sonra her yer duman, her yer gaz, her yer barikat oldu. El ele verip, kocaman bir birlikteliğin tarihini yazıyorduk. Çarşı zaten her şeye karşı ve biz onu renklerden bağımsız sevmeyi öğreniyorduk. Sanırım biraz fazla akıllıydık, mizahımızla şaşırtıyorduk. Sadece elini sıkıyorduk mizahın karasının. Biz hep beyazdık, zeytin dalıydık. Uzatıyorduk almıyordu, buralardan kaçıyordu. Akımıza kara çalıyor, hiç utanmıyordu. Kendisine yapılsın istemediği her ne varsa, tereddütsüz yapıyor ve bizi her gün biraz daha kızdırıyor ama bir o kadar da birleştiriyordu. Umuyorduk bıkmadan! Soruyorduk durmadan! Anlamıyordu bizi bu adam! "Tamam! Değil sizin iki ağacınızı kesmek size öyle bir park yapacağım ki dünya buranın yeşilini konuşacak!" demiyor, diyemiyordu. Neler oluyordu? “Yandaş, yoldaş, karşıt” bunlar neydi? Gençler anlattıkça, kulaklar hepten sağır oluyordu. Lafı toparlamaya mı çalışıyordu yoksa toparlayamayacağını anladıkça mı hırçınlaşıyordu? İlk ödevini unutmuştu, hiç öğrenmişliği olmuş muydu? Buralara olan olmuştu, artık dönüşü yoktu. Hey komşu, oradan bakınca buralar gözüküyor mu?  Yazdıklarım seni, biraz olsun bozabiliyor mu?

(Ayraç Gezi Parkı özel sayısında yayınlanmıştır.)


26 Mayıs 2013 Pazar

Çark etti

Zamanım durmuştu. O andan sonra içimdeki baskın element suydu. Su gibi akıp yolumu bulmaya doğruydum. Büyüdükçe küçülmeye, küçüldükçe yok olmaya akıyordum. Başım ağırdı omuzlarıma, omuzlarım yıllarıma, yıllarım yollarıma çökmüştü. Durmuştu zaman, kaybolmuştum. Gübre kokuyordu her yan. Yaşım ilerledikçe, canım acıyordu. Boşluklarımı doğru kelimelerle dolduramıyor, her yanlışım bir doğrumu katlediyordu. Savruluyordu rüzgârlarım benden kaçarcasına, gittikçe azalıyordu şiddeti. Tek ayağı daima kırıktı umutlarımın ve anabilim dalım sürünmekti. Sürdürdükçe bu eziyeti, eziyordum başını yılanların. Yalandan zehir akıyordu kanlarından, yutuyordum bir çırpıda hepsini. Tanıyamıyordum kendimi, bilmiyordum “kendim” neydi, kimin içindi? Zaman en iyi suç ortağımdı. Bir zamanlar yanı başımda durup, karnımı deşiyordu. İğneler saplıyordu damarlarıma, sabırsızlanıyor daha fazla istiyordum. Sonra acılarımı anılarıma, anılarımı yokluklarıma, yokluklarımı arsızlığıma bağladım, kör düğüm yaptım, üstlerine bastım ve yüksek bir dağa davrandım. Çıkarken kaymadı, önce toprağa, sonra taşa değdi ve su aradı ayaklarım. Durmadım, tırmandım. Tırmaladım. Ağaçlar saçlarıma, saçlarım hayatıma, hayatım canıma değdi. Ohh canıma değdi! Kafam birden çark etti! Rahatladım. Uzaklaştım. Sordular cevapladım. Cevaplarım soruya denkti. Denklemlerim çok bilinmeyenli. Sıfır noktam yoktu benim. Tersim de tersti hani. Acılarım zevke, zevklerim deliliğe karışmayı öğrendi ve sevmediler birbirlerini. Ölümdü en güzeli. Öldüler ve toprağa gömüldüler. Uzaktan görüldüler ve bir bir sövüldüler. Adlarını koymadan, seslerini duymadan uzaklara terk edildiler. Hepsi aslında birer deliydiler. Belki de benim köylüydüler. Uzakta bir yerlerde dirildiler. Sessizliğe seslenip, çığlıklara yenildiler. Onlar da böyleydiler. Akıldan köprülerini  yaktılar. Altlarından geçtiler. Zamanın dibinde, derme çatma bir yerlerde unutulup gittiler. Öpüyorum, sevgiler...

23 Mayıs 2013 Perşembe

ÖFKE

Eve vardığımda nefes nefeseydim. Çok uzun bir süre boyunca karanlıklardan daha büyük karanlıklara doğru koştum ve sonunda nefesimi bedenime sığdıramayarak hızla kendimi eve attım. Bir bıçak buldum, bembeyaz gözlerimi oyup yuvalarından, önüme koydum. Sonra kangren olmuş parmağımı kestim, doğradım. İnce ince, kalın kalın, yamuk yumuk. Her kestiğim parça benden, her kandamlası öfkemden, her çığlığım neşemden bir şeyler alıp gitti. Bir adım ileri, iki adım geri. Taştım, doldum. Şaştım, sordum. Duydum, buldum, kaybettim. Bitmedi! Sevmedi! Bilmedi beni! Ördükçe kısaldı, daraldıkça daraldı ağlarım. Sarardıkça sarardı yapraklarım. Kabardıkça kabardı kulaklarım ve sonra oyuk gözlerime bir dürbünden baktım. Dünyayı gördüm, zarlarımı salladım ve iki gözümden akan iki damla yaşla tam tamına 50 yıl yaşlandım. 50 kere öldüm, sıfıra döndüm tekrar başladım. Kendimle yer değiştim. Biraz ileri gittim, sevmeden de seviştim. Terlemeden güreştim, anlamadan anlaştım. Gerçeklerle oturup sabaha kadar ağlaştım. Kadehlerden kan içtim, dudaklarımda nefret ezgileri, mırıldandıkça duvarlara çarpıp geri döndü seslerim. Sadece çocukların işleyebileceği aptalca suçlar işleyip, kendimi müebbede mahkûm ettim. Eve giden yolda geceyle kesişti yollarım ve aptallar kontenjanından girdiğim teneke dünyada bir balta bulup tüm ormanları kestim. Sonra derin ve sessiz bir rüyaya kendimi teslim ettim. Sevindim. Tezgâhlara serildim, üç kuruşa satıldım. Üstüm kaldı, altım uçurum. Bıraksam kendimi, uçar mıyım? Ben uçurtma mıyım?

21 Mayıs 2013 Salı

Mezar

Düşünmekten vazgeçip konuşmaya başladım. Oysa istediğim bir daha hiç konuşmadan, olduğum yerde düşünmekti. Bir, düşündüm. İki, dinledim. Üç, dinlettim. Dört, dinlendim. Beş, kaçtım. Altı, koştum. Yedi durdum. Sonra koptum. Serbest bıraktım, koştular. Sıktım, azdılar. Sevdim, kaçtılar. Sövdüm ben de sonuna kadar. Duygularım çalındı, sinirlerim kan revan. Ama önce bir şeyler söyledim ve ebcet hesabı yaptım. Saydım ve sonra yine sövdüm. Kimliğimi düşürdüm, hükümsüzüm. Gömleğimi giydim, akılsızım. Yaralarımı sardım, savmadılar. Nefret ettim, korkmadılar. Bağırdım duymadılar. Kendi taşımı kendim oydum, adımı da kendim yazdım. Mezarımı da kendim kazacağım. Nasıl olsa elimi uzatsam tutmayacaklar, dirimi sevmemişler, leşimi mi sevecek bu adamlar?

19 Mayıs 2013 Pazar

Veda


Beni öldürmeni istiyorum keder. Hiçbir şey ve hiç kimse kalmasın ardımda. Sessiz ve sakin, olaysız, gürültüsüz katlet beni. Hiçbir şey geçmiyor çünkü hiçbir şey geçmişte kalmıyor. Kimse kurtulamıyor yaşadıklarından ve maalesef  hiç de adil değil hayat.
Korkma alırken canımı zira hayat yatılı bir misafirlik değil kapıdan uğrayıp gidiyoruz hepimiz. Her ne kadar beş duyumla hissedebilsem de altıncı duyum hep yarım, hep eksik. Bazen hayatı ne elle tutabiliyor, ne gözle görebiliyor, ne kulakla duyabiliyor ve ne de burunla koklayabiliyorum. Sadece dilimde mayhoş bir tat bırakıyor ve sonra da midemi bulandırıyor hayat. En kötüsü de aşkın tadı. Onun tadı hep damağımda, hiç olmadı onun doyana kadarı. En garibi de âşık olduğunda cennete eşdeğer bir mutluluk denizinde yüzerken birden bire yalanla alabora olmak. Boğulmamak için belki de bedenle değil, akılla sevmek gerek. Bu da tam anlamıyla insanlıktan çıkmak demek.
 Dayanılmaz acılardan, ciğerlerinin suyla dolup şişerek seni kıvrandırarak öldürmesinden kaçmak için zihinsel gelişimini tamamlamalı ve insanlığa, iyiliğe, kötülüğe ve aşka dair her şeyi bir an evvel öğrenip, bir an evvel tanımalısın. Maddeye hakkından fazla değer verdiğinde mutsuz olacağın gerçeğini de beyninin en görünen yerine kazımalı ve bugün yaşadıklarının, yarının provası olduğunu asla ve katta unutmayıp, gardını almalısın. Çünkü en çok da kansız acılar acımasızdırlar. Çünkü kanın ne zaman duracağını kestirebilirken, acının ne zaman biteceğini asla bilemezsin. Gün geçtikçe arttığı da olur, peyder pey azaldığı da. Alıştığın da olur, alıştığını sanmışken birden çok daha fazla acıttığı da. İşte bu yüzden ulaşamadığın için seni delirtmek üzere olan mutluluk ve huzuru kovalamak yerine, bir an evvel o delilik sınırından uzaklaşmalısın.
Yaşayan bir ölü, akıllı bir deli ve bilge bir cahil gibi, yaşamadığın için bir geçmişin, düşünmediğin için bir aklın ve bilmediğin için de bir ayıbın yok. Bazen de taş üstünde taş bırakma nasıl olsa sıfır her zaman sıfır... Ve asla unutma aklın kelimelerden ibaret. Aklından geçen her şey aslında birer kelime, zaten bu yüzden herkesin bir adı, bir etiketi var. Ve her şey zannettiğinden de basit aslında. Sürekli onu geçirdiğinde aklından, bir de bakmışsın o da her şey gibi sıradan. Bak! Ben şimdi ne yapıyorum biliyor musun? Düşünüyorum. Düşünürken düşüyorum, düşerken yaralanıyor, yaralanırken kan revan içinde bırakıyorum her yanı. Gözlerim doluyor, gözlerim boşalıyor. Ağlıyorum, kanım yetmiyor. Son damlama kadar tiksiniyorum her anımdan. Nefretin adı nefret, hissettirdiği başka bir şey. Tıka basa dolduruyorum karnımı masallarla. Birden uyanıyorum ve yalan söylememek uğruna gerçekleri değiştiriyorum. Hepsine de inanıyorum. Yarattıklarım içinde yok oluyor, sessizce sonumu bekliyorum. Başlangıcını bilmediğim bir şeyin sonunu. Ve buralarda kalamayacak kadar yorgun ama ölemeyecek kadar da diri hissediyorum. Size bedenimi bırakırken, ruhumu alıp gidiyorum. Özlemin adı "3 gün" biliyorum...

15 Mayıs 2013 Çarşamba

Az



Kısa bir zaman dilimine büyük bir aşk ve kocaman bir aşk acısı sığabilir mi? Belki de zaman kavramının içinde boğulmak üzere olduğumdan neyi ne zaman ve ne kadarlık bir sürede yaşadığımı bilmiyorum. Susuzluğumu kurumuş bir aşk denizinden kana kana içtiğim sahte bir mutlulukla gidermeye çalışırken, gözlerime ne olmuş? Nasıl bir körlük bu, nasıl olur da görmez gözlerim bana çevrilmiş bakışlardaki sevgisizliği? Nasıl olur da hissetmez bir kalp az sonra gelecek kasırgayı. Peki, şimdi nasıl kaldırsın bu kadar büyük bir hayal kırıklığını? Bin bir umutla açtığı kapılarına şimdi üst üste zincirler vurmaz mı? Kısa bir mutluluğun üstüne ağlaya ağlaya toprak atıp, onu tarihe gömmek zorunda kalmaz mı?
Nefes alamadığım bir anımdayım. Hıçkırıklarımda boğulmak üzereyim. Zerre kadar inancım kalmamışken hazır, zaman kaybetmeden hazırlanıp çıkıyorum inanç kapısından. Yanıma yalnızca savunma mekanizmamı, koruma kalkanlarımı ve kendi türümün asla hak etmediği bir tutam sevgimi alarak basıp gidiyorum buralardan. Sağ kulağım başka, sol kulağım başka işitiyor. Defalarca denediğin halde yakalayamadığın bir şeyin peşinden koşmaya devam edecek misin diyor sol kulağıma seslenen. Sağdaki ise doğru yoldasın ama hangi yolda olduğunun bile farkında değilsin diyor. Sol kulağımın duyduğu sese cevap verecek gibi oluyorum ama sonra ölümcül bir sessizliğe bürünüyorum. Zaten hıçkırıklarım müsaade etmiyor. Kandırılmış olmak kadar acı ne var hayatta diye düşünüyorum. Sen verirken, o da senden aldıklarını çöpe atıyormuş meğer. Meğer her şey aşktan ibaretmiş. Meğer bir zamanlar başkalarına layık gördüğü o duyguyu sana hissetme konusunda zannettiğinden çok daha cimriymiş. Geçmişine çakılıp kalmış biriyse o, ne yapabilirsin ki onu sana çekmek için? Her şeyi doğru dahi yapsan, olmayınca olmuyor işte.
Var olma nedenimi hatırlıyorum birden; hiçlikte var olup, sonsuza dek sabit kalacağım bir huzura kavuşmak. Kendimden eksilttikçe yeni bir şeyler doğuruyorum, sonra evlat acısı çekiyorum asırlar boyu. Üzüntüden kemiklerimin eridiğini hissediyorum ve en ufak bir çıkış yolu bulamıyorum bu duygudan kurtulmak için. Her şeyi bırakıp kaçmak istiyorum, hayatıma kimsenin girmediği, sevdiklerimin hayatta olduğu ve insanların henüz beni kırmaya başlamadığı zamanlara geri dönmek istiyorum. İnsan zihninin alamayacağı kadar büyük bir boşlukta debelenip duruyorum ve kimse elini uzatmasın diye kilometrelerce uzağa doğru koşuyorum. Sonu neresi, başı neresi hiç bilmiyorum. Dünyanın çok daha güzel olduğu, gökyüzünün avuçlarımızda, avuçlarımızın berrak sularda olduğu, aklımızın kaçmadığı, ruhumuzun dinginliğinde sarhoş olduğumuz şiir gibi zamanlarda yaşamaya gidiyorum şimdi. Bundan sonra ayaklarım yerde değilse bilinsin ki kendi şiirlerimde uçuyorum.
Gerçeklere midem bulanırcasına karnım tok. Sayfalar sayfası yazdığım bir sürü gerçek duygum var benim, yazdığım adamda sadece “ne de güzel yazmış” etkisini uyandırabilecek güçte duygular.  Karşındakini her şeye rağmen sevmeyi becerebileceğinin göstergesi, çok derin duygular. Bir bilsen onun güzelliğini, onun bende yarattığı eşsizliği. Bir bilsen, bir tatsan zaten vazgeçemezsin ve bendeki duygular içinden öyle güzel bir tanesi var ki, bir hissetsen nefesin kesilirdi. Benimki kesildi hem de en derin yerinden. Ve geriye yalnızca kara kaplı bir deftere duygularımın temizliğinin timsali beyaz bir kalemle yazılmış satırlar kaldı ve tabii bir de dayanılmaz bir aşk acısı…Ama artık her şey eskisinden de "az"dı...

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Takribi saat uygulaması

Takribi saat uygulamasına geçtim. Artık her şeyi takriben yaşıyorum. Bir nevi tahminen aslında. Söz gelimi tabii. Mesela;
 -Tahminen kaç gibi gelirsin?
- 3 gibi 5 gibi.
Bence bu hali en temizi çünkü ne kadar az öngörü o kadar çok mutluluk.Yanılma payı yok çünkü öngördüğüm bir şey yok. Evden takriben 9 gibi çıkıp, varmak istediğim yere takriben 10 gibi varıyorum ve tam şu anda önümden bir cenaze arabasının geçmesiyle sarsılıyorum. Onun saatleri, uygulamaları, doğruları, yanlışları, hepsi aynı anda toprak oldu. Geriye ne kaldı ki? Önemli mi? 


Bana bir gününü anlat. İçinde mutluluk, hüzün, neşe, buhran ve envayi çeşit duygu bir arada olsun. Canın nasıl istiyorsa öyle davranabildiğin bir gün anlat bana. De ki; kafama öyle esti, canım da böyle istedi. Aldım başımı gittim de bana. De ki cesaretin gözlerimi kamaştırsın. Bir şeyden de pişman olma be! Bir yürü, önüne bak, gerindekiler gerinden koklasınlar hayatı. Bırak nefesini, şöyle bir ohhhhhhhh de lütfen! Polyanna da olma tabii, pembe değil hayat. 

26 Nisan 2013 Cuma

MEKTUPLARDAN BANA KALAN (BÖLÜM 2)



-Öyle bir an geliyor ki insan yakıp gemileri kaçmak istiyor. Aşağı yukarı hep aynı duygu, aşağısı sakal yukarısı bıyık. Ne kadar üst üste acı çekersen o kadar güçleniyorsun diye bir kural da yok. Aralıklarla acımalı insanın canı. Evet, öyle olmalı ki vakit bulabilsin güçlenmeye. Zaten hangi ordu üst üste girdiği savaşların hepsini kazanmış ki? Kimin gücü yeter ki doğmamış güneşi doğurmaya? Kim ki dünyayı eline alıp çevirebilecek güce sahipken, oturduğu yerden herkese ateş eden? Kim bunlar, neyin izinde, kimin peşindeler. Doğruları var mı? Yanlışları peki? Yaraları var mı onların da? Sarılmayı beklemişler mi?


-Kime anlattığını, kime söylediğini bilmeden konuşur durursun bazen, ha duvar, ha karşındaki. Sen söylerken 9 kere yutkunur, 10’ncuda da istediğinden başka şeyler çıkarırsın ağzından. Karşındakiler hep hatalıdır. Hep anlamamışlar, yormuşlardır seni. Onların adı “Onlar” seninkisi “Ben”. Ne kadar “Ben” dersen o kadar ayrılıyorsun karşındakilerden. Bir çaban da yok esasen kendini başkalaştırmaya. Hep “kendim”, hep “ben”, hep “benim mutluluğum” insanısın çünkü sen ve dünyanın senin arzu ve taleplerin üzerine şekillenmediğini bir türlü anlayamayışın neden? Hep kaçıp gitmek, kurtulmak istemenin sonu var mı bilmem ama yoruyor seni bu “kal-git” adlı ikilem.


-Tırmanışa geçtiğimiz anda kalbimizin dağlarında, bir an durup kamp kuruyoruz en ücra mağaralarda. Biz oluyoruz aniden, kurtuluyoruz sendeki benden. Beynimiz bir, eylemlerimiz ayrı davranıyorlar. Ayrışıyoruz hücrelerimizden, toplaşıyoruz taburlarımızda askerlerimizle. Sendeki “Ben”i yenmeye yeminliyiz. Kuşanıyoruz silahlarımızı, dikiliyoruz senin ve çelişkilerinin karşısına. Birken iki, ikiyken çok oluyoruz. Donup kalıyoruz dönüp duran dünyada. Sarsılan yerlere adımlarımızı gömüyoruz, saldırıyoruz acımasızca sınırları tellerle örülü topraklarına. Tırmandığımız dağlardan inişimiz şerefine kaldırıyoruz aşk şarabının kırık kadehini. İçerken kan damlayan dudaklarımız karışıyor nefesimize ve artık her yer kan ve her yer inziva.


- İçime alırdım bıraksaydın çoktandır sıkışan nefesini. Yarını, sonrayı, daimayı düşünmeseydin alırdım kalbimden içeri seni. Ama korkutuyor münzevi hayatımı bırakıp seninkine tabi olmak. Senin doğrularınla, senin çizginde yaşamak ürkütüyor içimdeki hayvanı. Korkuyorum ama bir o kadar da hırslanıyorum ıslak köpek gibi. Koştukça geri kalıyor, geri kaldıkça meraklanıyorum. Yüksek sesle düşünüyor, sessizliğimde dinleniyorum. En ufak bir itirazım yok hiçbir şeye. Devrilebilir cümlelerim üzerime. Haydi rastgele!

18 Nisan 2013 Perşembe

Sabit oran

Sabitim. Kıpırdamıyor, değişmiyor, dönüşmüyorum. Burdayım her zamankinden daha çok. Gitmiyor, düşmüyor, kalkmıyorsam da tırmanıyorum durduğum yerden en tepelere. Sabit zekaların, durmuş akılların hayatta kalmaya zorlandığı bir coğrafyadayım şimdi. Başıma üşüşenlerin üstünden hızla geçiyor ve düşüncelerimi aşağıya atıyorum. Sessiz durmak isterken, çığlık çığlığayım ve yakıyorum aklımı, silaha davranıyorum aniden, sığınarak deliliğe. Art arda ateş ediyorum gelmişime geçmişime. Delik deşik ediyorum tüm yaşanmış ve yaşanacakları. Var mı şu anın tekrarı, aynısı? Bir su aynı yataktan iki kez akar mı? Bu kız birine aynı şeyi iki kez soracak kadar saf mı? Sabit bir oranı var mı attığım fişeğin, yaktığım gemilerin? Tepesi üstü çakılan anlar mı suçlu kim? Suya yazı yazsak mı? Tarihi çöpe atsak mı? Kafamızı kaşısak, şapkamızı önümüze koysak mı? Ağır aksak yol alsak mı gezegenden uzaklara? Teşekkürü bir borç bilmeden sana da yol versek ya hani? Gittiğin yerden arar mısın bizi? Hangi giden aramamış ki geridekileri?!

16 Nisan 2013 Salı

Sessizzzz

Soğuk. İliklerim mi donuyor? Nedir bu hissettiğim? Ruhum mu çıplak? Olabilir mi? Belki! Sevebilir miyim yeniyi, yenileri? Yineleyebilir miyim acı sözleri durmadan, bıkmadan, susmadan. Bir yol tarif edebilir miyim dersin kendime sağı yeşil, solu mavi? Giderken sağda, dönerken solda. Dümdüz bir yol. Yürüyerek 5 dakika. Durunca sonsuzluk.
Susuzluk gibi bir şey kurutmuş dilini, kana kana içmelisin sessizliği. Sonra tükürüp toprağa acı veren kinini, haydi bakalım demeli her zamanki gibi.
Şşşş! Bozma sakın sessizliği. U yapma, sakın sapma. Tekerlekler inlerken duyma ve duyurma ortalığa. Nefes alıp verir gibi çek içine sessizliği. Duymadığın her kelimeden çıkardığın her anlam için göm toprağa o serseriyi. Herkes hakettiği gibi!
Yer sarsılıyor sanki ya da dünya dönüyor durduğu yerde. Sabırsız bir çırpınışı var doğanın ve güneş asla ışıldamıyor. Batmayan değil, doğmayan bir güneş var tam tepemde, kendini beğenmişlerin üstüne çıkıp tepiştiği. Lanetimle boyayıp, girdabımda kaybettiğim arkadaşlarım var. Hep yanlarında olmak isterken uzaklarına düştüğüm insanlarım var insanlıklarından şüphe ettiğim. Hep biraz daha derinlerine düştüğüm kuyularım, derinlerinden çektiğim sularında boğulduğum kabuslarım var. Anlamsız satırlarımın arasına gizlediğim binlerce sırrım ve cevabını kimsenin veremeyeceği sorularım var. Sorsam da bir, sussam da. Tabiatım gereği konuşurken susuyor, gülerken ağlıyorum. Tabii diyorum her yapaylığa ve olur olmaz kusuyorum gözyaşlarımı soğuk, buz gibi yataklarda.

15 Nisan 2013 Pazartesi

Sonuçta bir “Cumartesi” değil!


Sanıyorum bugün Pazar. Ertesi bile olabilir önemi yok! Sonuçta bir “Cumartesi” değil!

Bu işin bir öylesi bir de böylesi var. Mesela diyelim ki öyle olmadı. Kafayı o yana yatırdın olmadı, bu yana devirdin kocaman. İyi de o neyin kafası?  Bitmedi tükenmedi. Biri bir şey derken amanın o da nesi: Hiiiiiiiiiiii! Açmış sırtını dövmesini gösteriyor! Koca bir cıkcık’ı hak etmedi mi şimdi? Tamam haydi neyse dedik bir duble uyumaya çalıştık lakin o da kesmedi. Hee dışarıdan bakınca o da bir tuhaf durmadı değil hani. Fakat sallamadık çünkü uyku öyle bir şey.
Üst üste cümleler kurmaya çalışırken birden elektrik kesildi, yok işte kesildi bir kere. Neyse ki fiş çıkmış sadece. Ama tepkiler şelale tabii! Müzik lazım o kafaya. İsimler uçtu gitti belki ama simalar kafamda. Hangi kafa? Kimse Stan Smith giymemişti mesela. Bir tanesi Eskimo çizmesi giyiyordu o çok net. Çocuklardan biri hoparlörün basıyla bozmuştu, o da net. Gerisi hep muamma. (Burada insan durduk yere Mualla demek istiyor.)
Kızlar vardı yaşları ufak, tamirci vardı tamir etmeyen, ünlü birileri vardı ama bizden. Kafalar kocaman. İçleri ne âlemde? Önemi yok! Müzik desen bir Müzeyyen Senar değil ki zaten hiç ilgisi yok.
Sonra, ben büyük serseriyim sen Fransızca öğretmenisin diyordu en büyük deli! 10 yaşında dedi Taksim dedi valla gerisi pek net değil gibi. Kızla oğlan vardı, kızın yaşı pek ufaktı, ablalığa ne gerek vardı. Olsun ama ufaklık çok tatlıydı.
 Neyse diyelim ki öyle olmadı. Merak ettin bir de dedin ki böyle olsun. Ama biliyorsun bir yüz verdin mi astarı da hediye. İşte ondandır ki yapmadın, vurdun kafayı yattın. Aynanın kırıldığı yerlerde dolandın, sonra bir uyandın saat bu saat olmuş bir daha da uyuyamadın! Neyse artık bu işi bir sonuca bağlayalım.
Şimdi girişi, gelişmeyi yakalayamadığın bir şeyin sonucundan sana ne aslında! Ama öyle değil işte o. Gelişme kısmında omzumu göçerten ayıcığı da es geçmeyesim vardı benim ama sonuçtayız artık. Sonuçsuz direkt konuşmak gerekirse böyle olunca daha bir güzel her şey. Her şeye rağmen yaptıklarının 10’da 9’unu hatırlayamayacak kadar kanına giren her neyse eline sağlık. O duyguyu seviyoruz.   Kafamız kaçabilir. Bence bir sakıncası yok. Bir de şu “ama”yı daha az kullansaydık iyiydi. 

18 Mart 2013 Pazartesi

Mektuplardan bana kalan...

          Bazı anları anlatamaz insan, insanlığına acır ve susar. Ne kadar insansan o kadar ezilirsin ama kafan da bir o kadar rahattır yastığa koyduğunda. Açıklayamadığın birçok şeyin olur hayatta, açıklamamayı tercih ettiğin hatta. Ne Anlatsan ne iyi, ne kötü olursun. Kendi haline bırakılmış bir salın vardır belki de kalbinin denizlerinde. Derin dehlizlerin, sığ suların, çamurlu ayakkabıların vardır ve  karşılıklı konuşabildiğin sadece tek bir insanın. Sessizce, sabahın ilk saatlerinde, her haftanın aynı gününde gelen mesajları olur bazılarının. Hani eski zaman mektupları gibi. Bütün hafta o günü beklersin dört gözle. Ve art arda gelir birikirler sandık köşelerinde. Önce oğlan sonra kız yazar dururlar biriktirdiklerini renksiz, ucu kırık kalemlerle.

-Gece, melankoli, derin sızı, hapsolmak, yıkıntı, bulanıklık, acı, kalp, kelebek, koza, gözyaşı, doğum, ölüm, keman... Yaşamın tüm tellerinin aynı anda ruhuma seslendiği bir gecenin katran karası rengini yitirdiği anlarda, sabahın puslu keyiflerine sığındım. Ve ansızın yaşamanın vazgeçilmez bir alışkanlık olduğunu hatırlatan ilk aydınlık, yeni güne sunduğu kocaman renkleriyle gözümü aldı. 

- Gözlerini çevir ışığa ve bırak sızsın renkler kalbine. Bir masalmış gibi dinle çok bilmişlerin kendilerine bile yetmeyen akıllarını ve vazgeçip gidenlere inat, yaşamak kadar güzel bir alışkanlığın olduğu için tebrik et kendini. Çomak sokup durma, bırak kendi haline bu deliler gezegenini.

- Yaşayan insanlardan adına hikaye dedikleri binlercesini dinledin. Kaçına kendi içinden baktın? Çok defa dinledik, okuduk, hissettik ve döndük yine kendi kefenimize! İçinde yürüdüğümüz, içinde var olduğumuz sadece bir tane hikayemiz olacak, olabilecek, nefes "yeter artık" diyene dek. Bir başka sefere yine beklerim diyemeyeceğimiz kadar emanetiz bedenlerin içinden bakan ruhlara. Tıpkı içine hapsolduğumuz ruhlarımız gibi,  bakıp da " bu benim olsun" bile diyemediğimiz bedenlerimiz var. Bizim onlar! Önümüz sıra çaresizlik,  adımlarını atarken, bizse çaresizlikten daha çaresizce "nereye gidiyorsun be sen!" diyemeyecek kadar korkağız. 

-Kulağından giren her sözcüğü kalbinde sakladığında, kalbinin yükü biraz daha ağırlaşır ve hikayeler artık duyulmaz olur, kulağın sağırlaşır. Ruhunun bedenine, bedeninin kalbine, kalbinin beynine hükmedemediği, çaresiz ve bir o kadar da zavallı hikayelerin içindeysen, dön sırtını ve önünden yürüyenleri bırak arkanda. Bırak biraz da hayat baksın senin arkandan. Çünkü hayat bir kez ve her nefes aslında son nefes. Ne bir adım sonranı biliyorsun, ne de garantisi var bir nefes fazlasının. Sınırsız değil hiçbir yaşam ve sonsuz değil hiçbir duygu, çaresizlik de kader değil zaten. Ama işte istemez bazen insan zincirlerini kırıp çare aramayı ve her şeye yeniden başlamayı. Öyle hissettiğin anların birindesin belki de, hem de sabahın kör bir saatinde. Saatin tiktakları eşliğinde, bakıyorsun bir aynaya, bir kendine. Yabancısın işte kendine, kabul etmelisin bence. Taa içeride, en derinde, bir başka "sen" var senden beslenen, anla işte! Senden etkilenen, senden beslenen, bambaşka bir sen! Ruhuna hapsettiğin o "sen"in bugün de dünkü kadar ihtiyacı var sana. Haydi şimdi ruhunu bağışla ve sıkıca sarıl uykuna.

- Yalan gecelerle cenk ederken ruhum, yine yeniden gerçekliğini bulamadan, hayatın en acı en körpe yerlerinde savrulmak var serde. Ölümün her daim şad olan, en eski, en vahşi yaratıklara bürünen yüzünde, gel de yokoluşun buz gibi teninde doğan sessizliğin dışında, o sessizliği ifade edebilecek başka bir insan sesi bul. 

- Gel de ruhumu en acı, en yüksek çığlıkların arasında duy duyabilirsen. Duy da anlama, anlasan da sorma neden bu ruh böyle yorgun, böyle hissiz ve böyle sessiz diye. Annesini kaybetmiş minik bir kedi yavrusu gibi bir süre acı acı ağlamış, bağırmış, yalvarmış ama sonra hayatın tekmesini, sillesini yiye yiye güçlenip mahallenin acar kedisi olmuş bir ruh bu benimkisi. Ölse ölemiyor, kalsa yeri dar, gitse hali yok. Ne yana baksa yalnızlık, hüzün, hüsran. Bakmıyor artık, sonsuzluğun içinde lâmekan yaşıyor, yaşlanıyor. Artık ne soruyor, ne dinliyor. Sade ve sadece geçiyor buralardan ağır, sessiz ve sinsice.

Hepsi yarım, hepsi düşük bir yığın cümleden hangisi en güçlü, hangisi en derin bilmem! Bilemem üst üste dizilen nice amaçsız cümlemin kime ve neye seslendiğini. Hayat da zaten buruşuk bir kağıttan arda kalan. Gölgesi bile ağır bu çaresiz sessizliğin. Tüm öfke ve ızdıraplarım çekilsin, gitsin! Altın bir sükutta özgürce yalnızlığımla sevişeceğim...

14 Şubat 2013 Perşembe

Demek ki...

Sağlam karakterli insanlar tanıdım ne istediğini, ne yaptığını, ne söylediğini bilen. Onlar insanı yormadan net ve temiz konuşurlar. Sevgileri gerçektir ve gerçekten de sevilirler. Bir ya da iki kişi tanıdım böyle sağlam, böyle gerçek olabilen. Riyasız, yalansız, dolaysız, direkt sevebilense hiç çıkmadı karşıma. Kendimle çelişiyorum, farkındayım. Belki de değilim ve belki sen yanılıyorsun. Kelimelerimi oyunlarıma banıyorum ve sonra içiyorum kana kana. Biraz tuhaf bir tadı var, sanki eskimiş, koyulaşmış, acılaşmış biraz. Yenisini demlesem bekler misin bir zaman? Zaman da dar bir şey aslında, sonsuz gibi duruyor ama sıkışıp kalıyorsun bazen daracık zamanların bekleme salonlarında. Bir demlik oyun için bir de ben bekletmek istemiyorum seni, haydi al çantanı, koyul bakalım yola! Uzun yolların, dar zamanların arasından geçip, ferah bir düzlüğe çıkınca seslen bana. Her şeyin yeni ve yabancı geldiği ama bir o kadar da huzur verdiği bir yer bulmuş olmalısın ki sesini duyabileyim. Zaten her şeye yabancılaşmak diye de bir şey var. Bazen derin derin soluyunca ciğerlerime kadar hissediyorum o yabancılık, mültecilik duygusunu. Sen de sığındığın o düzlükte öyle hisseder misin merak ediyorum. Biraz dağınık mı senin de düşüncelerin? Cümlelerin devrik mi böyle sağlı sollu, karman çorman? Ne dediğin pek anlaşılmıyor mu senin de zaman zaman? Senin de hayallerin var mı yere düşüp dağılan, yoksa bir ben miyim böyle sarsılan, yerle bir ve yeksan olan? Sanmam! Öyle olsa rahatsız olurdum halimden. Oysa ki hiç de değilim. Zaten "hiç" koca bir sonsuzluk. Sonsuzluk ve koca bir! Yine mi anlamadın beni? Sınırla sınırsız, gerekliyle gereksiz, haraçla mezat, kediyle köpek gibi. İyiyle kötü, güzelle çirkin, yalanla hakikat gibi. Çarpım tablosu gibi; hem zaruri, hem lüzumsuz. Bilsen bir türlü, bilmesen olmaz. Tatmak istediğin acı şaraplar gibi biraz; tadınca beğenmeyeceğini bildiğin. Tadı damağında kalan mutlulukların gibi. Bitmeyecek sandığın ama en güzel yerinde önünden kaldırılan en sevdiğin yemekle dolu tabak gibi. Mecburen bir dahaki sefer, bir başka elden çıkmış bir başka yemeği tadacaksın ve kimse önünden almasın diye de çabuk çabuk yiyip bitireceksin. Sonucu gördün mü? Aynı! Hep aynıydı aslında ve buralar da hep böyleydi, demek ki biz kördük!

10 Şubat 2013 Pazar

Düşmez kalkmaz bir Allah :)

Uzun süren bir sessizlik döneminin ardından yepyeni gelişmelerle karşınızdayım. Ortalarda görünmediğim bu zaman zarfında çok şey değişti. Bu değişikliklerden en önemlisi de Lâ Çeviri Atölyesi :) İsmini Nazan Bekiroğlu'nun Lâ adlı kitabından alan atölyemde kendi yağımda kavrulmaya çalışıyorum. Daha huzurlu, daha sessiz bir ortamda, daha kendim olabildiğim bir iş yapıyorum artık. Her şey güzel olsun inşallah. Bunun yanı sıra bazı sevimsiz şeyler de olmadı değil. Örneğin; iki hafta önce ofisimde bulunan ve dönerek üstteki asma kata ulaşmamı sağlayan demir merdivenden paldır küldür aşağı yuvarlandım. Öncelikle kolumda olmak üzere vücudumun çeşitli yerlerinde morluklar, ezikler ve yaralarla sonuçlanan bu olay, bir hafta kadar hayatımı durdurdu. Şimdi gayet iyiyim ve hayatıma kaldığım yerden, alıştığınız manik depresif hallerimle devam ediyorum :) Çok güzel kitaplar okuyorum mesela. Beyazıt Akman'dan "Dünya'nın İlk Günü" bunlardan bir tanesi. Yazar benimle yaşıt ama yeteneği almış yürümüş. Bilgi birikimi desen zaten ilim, irfan eşittir Beyazıt Akman. Mutlaka okumalısınız.
Bir başka önerim pek Nar Ağacı ve Nazan Bekiroğlu. Yine büyülendim ve yine öve öve bitiremiyorum. Setterhan ve Zehra, alev alev yanan içindeki yangınla etrafını da yakan ateş bakışlı genç kız Azam, Batumlu kitapçı Sophia, Büyükhanım ve Hacıbey, Trabzonun kırık hafiyesi İsmail, Nazan Bekiroğlunun mürekkebi aşk olan kaleminde üç ayrı ülkede yaşanan üç ayrı sevdayı anlatmak için bir araya gelmişler. Çok da iyi etmişler. Okunacaklar listenizin ilk sıralarında yer alması gereken bir eser. İhsan Oktay Anar'ın "7. Gün" kitabından sonra çok iyi geldi. Çünkü 7. Gün'den, bir 'Suskunlar' ya da 'Puslu Kıtalar Atlası'ndan aldığım hazzın zerresini almadım. Hayal kırıklığım yazarın marifetsizliğinden değil, konunun beni sarmamasından kaynaklanıyor. Yoksa ne haddimize böyle büyük bir yeteneğin diline, yeteneğine, zekasına laf etmek.
Benim günlerim böyle geçiyor işte; okuyarak, çalışarak, düşünerek, düşerek, kalkarak :) Ne de olsa düşmez kalkmaz bir Allah :)


24 Ocak 2013 Perşembe

Kedim Minnoş'un zor günü

Dün yaşlı ve hasta kedim Minnoş için çok zor bir gündü. Sabah her zamanki gibi ofisin kapısını açarken her zamankinden farklı olarak canım kedim yerinden kalkıp kapıya koşmadı. İşkillendim tabii, duymamış mıydı -ki imkansız- yoksa tuvalette miydi diye düşünürken korkuyla yatağının olduğu yere gittim. Minnoş yine kalkmadı. O kadar korktum ki başını okşadım, gözlerini açtı ama yine kalkmadı. Bir de ne göreyim! Ağzı, burnu kan içinde :( Nasıl gittiğimi bilmiyorum veterinere. Onu o halde görünce ağlamaya başladım tabii. Benim zavallı kedim yaşlılık yüzünden artık zor nefes alıyor ve zaman zaman burun kanalları tıkandığı için de burnu kanıyordu. Fakat asıl mesele halsizliğiydi. Neyse ki yolda taksinin sarsıntısıyla kendine geldi ve akşama kadar kontrol altında kaldıktan sonra ofise yani, evine geri döndü. Asıl can alıcı sahne o zaman yaşandı. Kafesinden çıkar çıkmaz yatağına öyle bir koşup yattı ki adeta "Ben burayı seviyom, atma beni sokağa, bu benim yatağım, bak sana da bi zararım yok" demeye çalışıyordu. Ben onun o telaşını görünce tabii ki yine ağlamaya başladım. O benim uğurum, ben onu asla bırakmam sokağa, onu perişan halde sokakta bulduğum o gün söz verdim ona da kendime de. Minnoş belki bazılarına göre çirkin, hasta ve yaşlı bir kedi, onca güzel kedi dururken bakılacak son kedi bile değil ama ben asla öyle düşünmüyorum. Minnoş'un sevgiye ve ilgiye , sıcak bir yuvaya ihtiyacı var ve dünyanın en yumuşak huylu, en cana yakın kedisi. Bu yüzden onu, bugüne kadar sahip olduğum kedilerden çok daha fazla seviyor ve önemsiyorum. 11 yaşında bir sokak kedisi olarak Minnoş kalan 3-4 dişiyle hayata tutunmaya çalışırken bir kez daha anlıyorum ki sevgi her şeyin ilacı. Her hayvansever, şu yaşam şartları insanlar için bile oldukça ağır şehirde, itilip kakılan hayvanlardan özellikle de hasta ve yaşlı olan bir tanesine sahip çıksa keşke. Duyarlı olalım lütfen, onlar da canlı, nefes alıp veriyorlar ve en mühimi de onların da duyguları var, sevilmek istiyorlar. Azıcık sevilmek. Öyleyse sevgiyle kalın. Hoşçakalın.

19 Ocak 2013 Cumartesi

Öteki Kadın

Hala üzerinde çalıştığım "Öteki Kadın" adlı romanımın baş kahramanından bir isyan paragrafı:

Dışarıdan bakınca her şeyin günlük güneşlik göründüğünü biliyorum. Benim cephemden bakamadığın için özeniyorsun belki de sahip olduklarıma. Oysaki ben kendi kendime Tanrıyla konuşup, derdimi anlatırken hiç yoksun yanımda. Hiç bilmiyorsun ne kadar ağır geliyor bazı şeyler. Göremiyorsun, göremeyeceksin, görmek de istemiyorsun sanırım. Çünkü benim şımarık olduğumu düşünmek çok daha kolay. “Suratın da hep asık yahu senin” demek daha az yorucu düşünüp kafa yormaktan. Belkilerim, keşkelerim ve amalarım arasında koşa koşa geçiyor ömrüm ve sen, benim elimden tutanımın olmadığını bilmiyorsun değil mi? Kazanan gibi görünürken içindeki kaybedenle yaşamaya çalışmanın ne demek olduğundan haberin bile yok. Olmasın da bu saatten sonra! Hep birileri daha mutlu, daha huzurlu, daha zengindir uzaktan bakınca. Senin için tüm bunların taşıdığı anlam belki benim için başka bir şeydir. Artık tek istediğimse, benim için konuşman ya da daha kötüsü beni anlamaya çalışman yerine sadece ve sadece susman. Çünkü benim, beni anlamana değil, susmana ihtiyacım var. Sükunet içinde, huzurun fısıldadıklarını duymaya, duyduklarımla mutlu olmaya aç benim karnım. Senin dar dünyanın, yavan kurallarına değil! Beni rahat bırak !